19
Yorum
33
Beğeni
5,0
Puan
375
Okunma

Bazı gidişler vardır, arkasında koca bir şehri enkaz gibi bırakır, Ben bu kentin her sokağında seninle yürürken değil,
Senin yokluğunla çarpışırken yaş aldım,
Şehir dediğin nedir ki;
Bir imza gibi altına adımızı düştüğümüz o dilsiz beton yığınlarıydı,
Şimdi ise üzerime devrilen koca bir hayal kırıklığından ibaret her şey.
İnsan en çok, gitmekten korktuğu yerlerden sürülürmüş meğer;
Ben bu kentin en ıssız kuytusunda, senin bıraktığın o boşluğun ihtilaliyle baş başayım.
Aşk diyoruz ya hani, o devasa kelimeyi ne kadar kolay harcadık biz öyle.
Oysa aşk; gitmeyi bilenlerin cesareti değil, kalıp da beklemeyi beceremeyenlerin o derin ve sessiz hikayesidir.
Sen gittin, ben buralarda beklemeyi beceremedim; Beklemek sadece durmak değilmiş meğer, beklemek her gün biraz daha eksilmekmiş
Senin olmadığın her saniyede,
her nefeste biraz daha tükenmekmiş.
Bir ayrılık düştü payımıza ki, sorma;
Taksimi adil yapılmamış,
kederin en ağır parçası
bnim omzumda kaldı.
Sen payına düşen o kolay "elveda"yı alıp uzaklara yelken açtın,
Bense bu dilsiz yalnızlık denizinde boğulmayı marifet saydım, kendime.
Şimdi hangi limana yanaşsam, senin kokun sinmiş o rüzgâr çarpıyor yüzüme,
Beni her seferinde en başa, o ilk kırıldığım yere savuruyor.
Bak, doğa bile reddediyor
Artık bu anlamsız gidişi,
Kuşlar sanki senin adını sayıklamaktan yorulmuş gibi suskun ve bitkin.
Güneş doğuyor ama ısıtmıyor
bu buz tutmuş odaları,
Dallar çiçek açsa ne olur ki, kökleri seninle birlikte kurudu bende.
Mevsimler sadece takvim yapraklarında değişiyor,
Benim içimdeki o kara kış hiç geçmiyor,
Baharı müjdeleyen tek bir ses bile duyulmuyor.
İçimde bir direniş var,
Kimsenin fark edemediği, Kimsenin duyamadığı o dilsiz feryatlar,
Ve göze alınmış yenilgiler...
Sana teslim olmamak için verdiğim,
bir savaş değil bu;
Ben aslında seni bende yaşatmak için, seni benden söküp atmak isteyen,
Bu acımasız hayata karşı direniyorum.
Yenilmek değil bu, sadece çok yorulmak; kendi fırtınasının içinde sakinleşmeye çalışan o yorgun denizler gibiyim.
Hayal kırıklığı... Cam kırıkları gibi battı ruhuma her bir kelimen
Her bir bakışın, her bir vazgeçişin. Üzerine bastıkça kanatıyor hayat beni,
Her adımda biraz daha derinleşiyor bu sızı, biraz daha yer ediyor içimde.
Kanadıkça seni hatırlıyorum
Seni hatırladıkça biraz daha kanıyorum; bu bir döngü değil,
Bu bir yok oluşun kalemimin ucundaki en estetik, en hüzünlü hali sanki.
Bir şehir düşün ki, milyonlarca insan aynı anda nefes alıyor, binlerce ses karışıyor birbirine
Ve büyük bir gürültü yükseliyor. Ama benim için dünya sadece senin olmadığın o koca bir sessizlikten ibaret artık,
Her yer ıssız, her yer kimsesiz. Kimseyle konuşmak gelmiyor içimden,
Çünkü anlatılmayan her keder içimde keskin bir kaya gibi birikiyor; taşsa dünyayı yutacak ama ben onu avuç kadar boşluğumda saklıyorum.
Belki de en büyük hatayı biz o sığ kıyıların gürültüsüne aldanarak yaptık,
Oysa gerçek fırtınalar hep en derinde koparmış.
Kendi sesini kendi derinliğinde boğmak,
Bir çeşit soylu intiharmış meğer; biz o suların üzerinde birer yabancı gibi yürüdük,
Aramızdaki kaosu dünyadan saklayarak en acı anlarımızda bile Sahte bir huzurla gülümsedik.
Şimdi hangi cümleye sığdırsam bu sığamadığım dünyayı,
Hangi ünlem işareti dindirir bu içimdeki büyük feryadı? Suskunluğum en büyük haykırışımdır aslında anlayana, ama sen hiçbir zaman
Benim sessizliğimi okuyacak kadar yakın olmadın bana.
Sen sadece dökülen kelimelerimi duydun, oysa asıl kıyamet o kelimelerin arasındaki uçurumlarda, sustuklarımın tam ortasındaydı.
Gitmek... Sadece bir bavul meselesi değilmiş
Bunu senin gidişinin üzerinden geçen binlerce boş saatten sonra anladım.
Gitmek; ruhunu geride bırakıp, sadece bedenini uzaklara taşımak,
Kendini bir yerlere sürgün etmekmiş meğer.
Sen gittin ama ruhun hâlâ bu odanın her köşesinde, her eşyada bana bakıyor,
Giden sadece senin gölgendi, Geride kalan ise benim asla bitmeyecek olan ağır yükümdü.
Sen şimdi başka bir zaman dilimindesin, belki de başka bir sevdanın taze kıyısında soluklanıyor,
Yeni rüyalar görüyorsun.
Bense o bıraktığın yerde, hani o hiç gelmeyeceğin sözlerin gölgesinde, o tozlu rafların arasında bekliyorum hâlâ.
Bir umut sızıyor kalbimin çatlaklarından bazen, ama o da sadece acımı aydınlatmaya yetiyor,
Beni ısıtmaya ya da yeniden ayağa kaldırmaya değil.
Bu kentin bütün yolları, bütün tabelaları neden ısrarla sana çıkıyor anlamıyorum;
Senin bana giden bütün yolların çoktan kapanmış,
üzerine kilitler vurulmuş.
Ben senin için bir çıkmaz sokak bile olamadım belki de
Hiç geçmediğin, hiç merak edip sokağına girmediğin o harabe yerlerden biriydim sadece;
Kendi içinde sessiz, mağrur ve tamamen unutulmuş.
Yine de sağ olsun o hatıralar, uyumayı unuttuğum o uzun ve karanlık gecelerde bana en çok onlar arkadaşlık ediyor,
Beni yalnız bırakmıyorlar.
Seni bana anlatıyorlar saatlerce, seninle olan o kısa ama derin anları başa sarıp duruyorlar
Bir film şeridi gibi. Ama en acısı da bu ya; seni bana en güzel onlar anlatıyor ama seni bana asla onlar geri getiremiyor, getiremeyecekler.
Son sözü olmayan,
Sonu gelmeyecek olan bir şiirdir bu, tıpkı bizim o düğümü kördüğüm olmuş hikayemiz gibi.
Çünkü bazı vedalar vardır ki, noktayla bitmez; hep o üç noktanın içinde kaybolur gider her şey,
ucu açık bir yara gibi kalır.
Kendi sesini kendi boşluğunda yankılamayı öğrenenlerin dilsiz vatanıyım artık ben;
Kıyıya vurmasak da bu hırçın deniz bizimdir.
Şimdi gidiyorum bu dilsiz suyun ortasında, o gizli fırtınayı
Bir mücevher gibi kalbimde, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde saklayarak.
Kimse bilmesin diye sesimdeki rüzgârı bile bastırıyorum en kuytu yerlerimde, en derin mahzenlerimde.
Kıyıya vurmayan o dalga, benim hem en büyük acım hem de en dokunulmaz gücüm;
Çünkü bazen en güçlü kale, dışarıya tek bir kelime sızdırmayan o dilsiz göğüstür.
Cemre Yaman
5.0
100% (21)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.