0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
110
Okunma
HER ŞEY BİRAZ BİTPAZARIDIR
Pazar günlerini hiçbir zaman sevemedim. Hele yazın.
Gün daha öğleye varmadan uzar, genişler, insanın üstüne çöker. Hafta içinin koşuşturması çekilince sokakların da ne yapacağını bilemediğini düşünürüm. Dükkânların yarısı kapalıdır, açık olanların önünde birkaç sandalye, gölgede oturan insanlar... Bir yerlere yetişme telaşı yoktur ama nedense zaman da geçmek bilmez.
Dün de öyleydi.
Ağustos sıcağı Kadıköy’ün üstüne erkenden çökmüştü. Asfalt yer yer parlıyor, kaldırımların taşları güneşi geri püskürtüyordu. Ağaç altları kapışılmıştı. Vapurdan çıkanlar gölge arayarak dağılıyor, martılar denizin üstünde tembel daireler çiziyordu. İnsanların çoğu yavaş yürüyordu; sanki acele etmenin sıcağı artıracağına inanmışlardı.
Benim acelem yoktu. Daha kötüsü, yapacak belirli bir işim de yoktu. Belki bu yüzden bitpazarına doğru yürüdüm.
Hafta içinde otomobillerin girip çıktığı kapalı otopark, pazar günleri başka bir yere dönüşüyordu. Arabalar çekiliyor; onların yerine masalar, örtüler, kasalar, karton kutular kuruluyordu. Beton direklerin arasında bir haftalık sessizliğini bekleyen eşyalar ortaya dökülüyor; motor yağı kokusuna eski kâğıt, pas, kumaş, tahta, naftalin ve insan teri karışıyordu.
Girişte durdum. İçeriden uğultu geliyordu.
“Kaça bırakırsın?”
“Son fiyatı bu.”
“Çalışıyor mu?”
“Eskisi gibi çalışır.”
Bütün bitpazarlarının ortak diliydi bu. Sonra kendime sordum: Ben ne arıyordum? Bilmiyordum. Daha doğrusu bir yanım biliyordu da adını söyleyemiyordu. Kafamın bir yerinde bir eşya, bir görüntü, belki yalnızca bir iz vardı. Görürsem tanıyacağımı düşünüyordum.
İnsan bazen böyle arıyor. Adını bilmeden. Yerini bilmeden. Hatta gerçekten var olup olmadığından emin olmadan.
Bir de 0 Nacar kol saati vardı aklımda. Eski bir Nacar. Babamın ortaokula başladığımda bana aldığı saat. Belki onu arıyordum. Belki de hiç bulmak istemiyordum.
İlk tezgâhta kalemler vardı. Dolma kalemler, kurşun kalemler, tükenmezler... Kapakları birbirine uymayanlar, uçları kırılmış olanlar, mürekkebi kuruyanlar. Yanlarında silgiler, cetveller, kalemtıraşlar duruyordu. Bir zamanlar okul çantalarında taşınmış eşyalar, şimdi bir bezin üstüne gelişigüzel serilmişti.
Bir silgiyi aldım. Kenarları yuvarlanmıştı. Elimde evirip çevirirken bir okul sırası geldi gözümün önüne. Defterin sağ üst köşesine yazılmış tarih, kırmızı kalemle çizilmiş bir yanlış, öğretmenin tahtaya kaldırdığı çocuk... Kurşun kalemin ucunun tam yazarken kırılması.
Çocukken yanlışların silinebileceğine inanırdık. Silgiyi biraz bastırır, aynı yerin üzerinden birkaç kez geçerdik. Kâğıt incelir, kimi zaman yırtılır ama yazı kaybolurdu.
Ya da kaybolduğunu sanırdık. Kâğıdı ışığa tuttuğunuzda iz hâlâ oradaydı. Silgiyi bıraktım. Yanındaki dolma kalemlerden birinin kapağını açtım.
Satıcı hemen: “Çalışır abi o,” dedi.
“Çalışmasına bakmıyorum.”
Adam yüzüme baktı. “Neye bakıyorsun?”
Ne diyeceğimi bilemedim. “Bilsem kolay olacak,” dedim.
Güldü. Ben de yürüdüm. İleride kitaplar vardı. Romanlar, şiir kitapları, sözlükler, ansiklopediler, okul kitapları... Bir kısmı iplerle bağlanmış, bir kısmı üst üste yığılmıştı. Bir zamanlar aynı kitaplığın rafında duranlar şimdi birbirlerini hiç tanımıyormuş gibi başka kitapların arasına karışmışlardı.
Rastgele birini çektim. İlk sayfada mavi mürekkeple bir isim vardı. Altında: 1974. O kadar. Bir isim ve bir tarih. Kitabın sahibini düşündüm. Nerede almıştı?
Bir kitapçıdan mı? Bir arkadaş mı vermişti? Okumuş muydu? Bazı cümlelerin altını çizmiş miydi? Belki yıllarca kitaplığında saklamıştı. Sonra öldü. Çocukları evi toplarken kitapları kolilere doldurdular. “Bunları ne yapacağız?”
Bir insanın ömür boyu sakladığı şey, kendisinden sonra yaşayanların evinde fazlalığa dönüşebiliyor. Kitabı yerine koyarken aklımdan geçti: Bitpazarı biraz da buydu.
Birinin vazgeçtiğini, başka birinin araması. Biraz ötede plaklarla kasetler yan yana dizilmişti. Kırk beşlikler, uzunçalarlar, makaralı teyplerden kalmış bantlar... Kasetlerin plastik kutuları çizilmiş, içlerine kurşun kalemle şarkı adları yazılmıştı.
Bir plağı çektim. Cem Karaca. Üzerinde Tamirci Çırağı yazıyordu. Plağın yüzeyindeki ince çizgilere baktım. Kim bilir kaç kez dönmüştü? Kaç evde dinlenmişti? Bir pikabın iğnesinin plağa indiğini düşündüm.
Bir masa. İnce belli çay bardakları. Küllükte yarım bırakılmış sigara. Pencere açık. İçeri yaz akşamının havası giriyor. Bir kadın mutfaktan sesleniyor. Adam elindeki gazeteyi katlıyor. Çocuk yerde oynuyor. Sonra şarkı başlıyor. Yıllar geçiyor. Çocuk büyüyor. Kadın yaşlanıyor. Adam ölüyor belki. Ev satılıyor. Masa gidiyor. Pikap başka bir eve taşınıyor. Ama plak kalıyor.
Ve yıllar sonra Kadıköy’de, hafta içinde otomobillerin park ettiği beton bir yapının içinde benim elimde duruyor. Plağı yavaşça yerine koydum. Hemen yanındaki tezgahta oyuncaklar vardı. Tek tekeri olmayan küçük bir araba, saçları bir çocuk tarafından makasla kırpılmış oyuncak bebek, plastik askerler, misketler, kurmalı oyuncaklar...
Teneke bir kamyonu elime aldım. Bir avlu geldi gözümün önüne. Toprak bir avlu. Duvarın dibinden geçirilen yollar. Taşlardan yapılmış evler. Çamura saplanan oyuncak kamyonlar. Çocukken dünyanın ne kadar büyük olduğunu sanırdık. Oysa küçücük bir avluya bütün dünyayı sığdırabiliyorduk. Şimdi dünya bu kadar büyümüşken kendimize yer bulmakta zorlanıyoruz.
Tezgâhın arkasındaki kadın: “Torunlara mı?” diye sordu.
“Yok.”
Kamyonu elimde biraz daha tuttum. “Kendime baktım.”
Kadın güldü. “Geç kalmışsın biraz.”
“Belki de erken gelmişimdir.”
Bu kez ikimiz de güldük. Biraz ileride gramofon vardı. Büyük pirinç borusu yukarı doğru açılmış, metalin rengi yer yer kararmıştı. Yanında taş plaklar duruyordu. Gramofonlara hep başka türlü bakmışımdır. Belki sesin küçücük bir iğneden çıkıp o büyük borunun içinde çoğalmasına değil, yıllar önce söylenmiş bir sözün bugün yeniden duyulabilmesine şaşarım. Koluna dokundum.
Satıcı: “Çalışıyor abi,” dedi.
Burada her şey çalışıyordu zaten. Kalemler çalışıyordu. Gramofon çalışıyordu. Biraz ileride saatler çalışacaktı. Çalışmayanlar bile “bir ustaya gösterirsen çalışır”dı. Yalnız eşyaların eski sahipleri ortalıkta yoktu. Saatleri gördüğümde adımlarım yavaşladı. Bir tezgâhın neredeyse yarısını kaplamışlardı. Kare kasalılar, yuvarlaklar, metal kordonlular, deri kayışlılar... Camı çizilen, akrebi durmuş, kadranı sararmış saatler. Tek tek baktım. Nacar yoktu. Bir başka tezgâha geçtim. Orada da yoktu. Bir sonrakinde birkaç eski saat vardı. Eğildim. Birini kaldırdım. Markasına baktım. Değildi. Babamın bana ortaokula başlarken aldığı Nacar’ı düşünüyordum.
İlk saatim.
Bir çocuğun kolunda saat taşımaya başlaması yalnız zamanı öğrenmesi değildir. Biraz büyümektir de. Artık dersin kaçta başlayacağını, eve ne zaman dönmesi gerektiğini, otobüsü kaçırıp kaçırmadığını kendisi takip edecektir. Babam belki bunları düşünmemişti.
Belki yalnızca: “Ortaokula başladı, bir saati olsun,” demişti.
Ama yıllar sonra o saati ararken, insan eşyanın kendisini değil, onu veren eli arıyordu. Kaç tezgâha baktım bilmiyorum. Nacar çıkmadı. Sonra bir saatin üstünde gözüm kaldı.
Seiko. Elim kendiliğinden uzandı. Ablamın lisede bana aldığı saat geldi aklıma. Birdenbire. Nacar’ı ararken Seiko’yu bulmuştum. Saati kulağıma yaklaştırdım. İçeride küçücük bir mekanizma işliyordu.
Tik.
Tik.
Tik.
O sesi ne zamandır duymamıştım. İnsan bazı sesleri unuttuğunu sanıyor. Oysa ses, belleğin bir yerinde bekliyor. Bir kapı gıcırtısı, eski bir telefonun zili, bir saatin tik takları...
Satıcı bir fiyat söyledi. Duydum ama cevap vermedim. Saate bakıyordum. Ablamı düşündüm. Lise yıllarını. Sabah erken kalkmaları, okul yollarını, gençliğin insana hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günlerini. Sonra başka bir saat geldi aklıma.
Citizen.
İş yaşamına başladığım yıllarda sevgilimin armağan ettiği saat. Böylece fark ettim ki hayatımın bazı dönemlerinin kapısında bir saat duruyordu. Ortaokulda babam. Lisede ablam. İş yaşamının başında sevdiğim kadın. Saatler zamanı göstermemiş yalnızca. Kimlerin yanımda olduğunu da göstermiş.
Elimdeki Seiko’yu yerine bıraktım.
Satıcı: “Almayacak mısın?”
“Yok.”
“Temiz saat.”
Gülümsedim. Mesele temizliği değildi. Ben belki üzerindeki çizikleri arıyordum. Bileğime değmiş bir izi. Tanıyacağım küçücük bir kusuru. Oysa bitpazarında insan kendi geçmişinin aynısını bulamıyor. En fazla ona benzeyen bir şeyi buluyor. Yürüdüm.
Tezgâhların arasında eski fotoğraflar çıktı karşıma. Orada her seferinde dururum. Çünkü fotoğrafın eşyadan başka bir hali vardır. Kalemi satın alırsınız, kimin tuttuğunu bilmezsiniz. Saati kolunuza takarsınız, hangi bilekte eskidiğini düşünmeyebilirsiniz. Ama fotoğraftaki insan size bakar. Bir kutuyu karıştırdım. Düğün fotoğrafları. Askere giden gençler. Bir deniz kıyısında yan yana duran iki kadın.
Çocuklar.
Aileler.
Hiç tanımadığım yüzler.
Yıllar önce tesadüfen girdiğim bir yazı atölyesi geldi aklıma. Masaya eski bir siyah beyaz fotoğraf bırakılmıştı. Üç kız çocuğu vardı fotoğrafta. Ayakkabıları çamurluydu. Okuldan kaçmışlardı. Bize o fotoğrafa bakarak bir öykü yazmamız söylenmişti. Uzun süre üç kızın yüzüne bakmıştım.
Nereye gitmişlerdi? Neden okuldan kaçmışlardı? Çamura nasıl bulanmışlardı? Fotoğraf hiçbirini söylemiyordu. Ben uydurmuştum. Belki de ilk öyküm o üç kızın çamurlu ayakkabılarından çıkmıştı. Şimdi bitpazarındaki fotoğraflara bakarken yine aynı duyguya kapıldım. Her fotoğraf anlatılmamış bir öyküydü. Bir çocuğun yüzüne baktım. Şimdi kaç yaşında olabilirdi? Yaşıyor muydu? Fotoğrafının burada, yabancı ellerin arasında olduğunu biliyor muydu?
Geri bıraktım.
Bazı insanların geçmişine fazla uzun bakmak, izinsiz açılmış bir mektubu okumak gibi geliyor bana. Tezgâhların arasında dolaşmaya devam ettim. Dışarıdaki sıcağı unutmuştum. Beton direklerin altında yıllar birbirine karışmıştı.
1974 bir kitabın ilk sayfasında duruyordu. Seksenler bir kasetin içindeydi. Çocukluk teneke kamyonun eksik tekerinde. Gençlik Seiko’nun kadranında. Bir aşk Citizen’in hiç görmediğim ama hatırladığım kayışında. İlk öyküm üç kız çocuğunun çamurlu ayakkabılarındaydı. O anda, neden geldiğini bilmediğim bir cümle geçti içimden: Her şey biraz bit pazarıdır.
Belki insan da. Yıllar boyunca biriktiriyoruz.
Bir sözü.
Bir yüzü.
Bir kitabın arasına bırakılmış kâğıdı.
Bir saati.
Bir ayrılığı.
Bir sesi.
Bir başkasının çoktan unuttuğu şey, bizim içimizde yıllarca durabiliyor. Kimi anılar en görünür yere kuruluyor, kimileri kutunun dibine düşüyor. Varlığını bile unutuyoruz. Sonra bir gün, bir tezgâhta benzerini görüyoruz. Elimiz uzanıyor. İşte orada olduğunu anlıyoruz. Pazarın sonuna yaklaşmıştım.
O Nacar’ı bulamamıştım. Belki zaten bulamayacaktım. Ama ne tuhaftır, onu ararken babamı, ablamı, eski bir sevgiliyi, okul sıralarını, çocukluk avlusunu, ilk öykümü bulmuştum. Çıkışa yönelirken bir kitap yığınına daha gözüm takıldı.
Üstteki kitabın kapağında: Deyimler ve Atasözleri yazıyordu.
Aldım.
Sayfalarını karıştırdım. Bazı sözcüklerin altı çizilmişti. Önceki sahibi belli ki bir şeyler aramıştı orada. Belki bir ödev için. Belki yazdığı bir şey için. Belki benim gibi, ne aradığını tam bilmeden.
Fiyatını sordum. Bu kez pazarlık etmedim. Kitabı koltuğumun altına sıkıştırıp dışarı çıktım. Güneş hâlâ yerindeydi. Kadıköy kaldığı yerden devam ediyordu. Arabalar geçiyor, insanlar yürüyordu. Vapur kıyıya yanaşmış, birkaç martı arkasından bağırarak uçuyordu.
Benimse koltuğumun altında eski bir kitap vardı. 0 Nacar yoktu. Ama artık bunun eksiklik olduğunu düşünmüyordum. Belki bitpazarına saat almak için gitmemiştim. Belki bir sözcük arıyordum. Bir öykünün giriş cümlesini. Unuttuğumu sandığım bir yüzü. Belki de bütün bunlara dokunarak kendimde neyin kaldığına bakıyordum. Çünkü insan bazen ne aradığını önceden bilmiyor.
Görünce hatırlıyor.
Dün bitpazarındaydım.
Aradığım saati bulamadım.
Ama eve dönerken elimde bir kitap, aklımda babamın aldığı Nacar, ablamın Seiko’su, bir zamanlar sevdiğim kadının Citizen’i ve çamurlu ayakkabılarıyla okuldan kaçmış üç kız vardı.
Sanırım bitpazarından alınabilecek en pahalı şeyler bunlardı.
Üstelik hiçbirinin üzerinde fiyat etiketi yoktu.
23 Ağustos 2026 Pazar Kadıköy
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.