Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. pascal
gurelsurucu
gurelsurucu

KURBAN

Yorum

KURBAN

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

28

Okunma

KURBAN

Gökyüzünün mavisi çoktan çekilmiş, yerini sanayinin kirli isiyle harmanlanmış sarı-siyah bir tabakaya bırakmıştı. Hava, sanki yoksul mahallelerin üzerine çöken devasa bir dökümhane tavanı gibiydi; solunan her nefeste genzi yakan ağır bir bakır kokusu asılı kalıyordu. Bu boğucu sıcağın ortasında, ekmek kavgasının kuruttuğu topraklardan kaçıp dağların, yoksul yaylaların serinliğine sığınmak, o küçük beton evde yaşayanlar için bir lüks değil, nefes alma çabasıydı.
Öğle vakti adam kapıdan içeri girdiğinde, yüzünde geçim sıkıntısının ve bitmek bilmeyen vardiyaların bıraktığı o sert, nasırlı ifade vardı. Alnından kulak memelerine süzülen ter, sokağın acımasız sıcağını evin bereketsiz serinliğine taşıyordu. "Haydi, çocuklar, çıkıyoruz! Dağa çıkma zamanı," dedi. Sesi, her an bir yerlere yetişmek zorunda olan, zamanı hep başkaları tarafından çalınmış bir işçinin aceleciliğini taşıyordu. Karısı, uzun süre oturmaktan uyuşmuş bacaklarının sızısıyla ayağa kalkmaya çalışırken hırıltılı bir sesle onayladı onu. Kadının ağzından çıkan kelimeler, odanın içine bir mermi gibi süzülen magma sıcağında daha havada tutunamadan buhar olup uçuyordu. Kendi tenine dokunmak bile, bu düzende hayatta kalmaya çalışan insanlara bir azap gibi geliyordu artık.
Hüseyin odasında, yoksulluğun simgesi olan ve havayı sadece döndüren küçük bir plastik pervane ile serinlemeye çalışırken, önüne serdiği eski bir gazete parçasındaki işçi haberlerine göz gezdiriyordu. Yasemin ise banyodaydı; çarpık kentleşmenin ve susuzluğun ortasında bulabildiği o azıcık soğuk suya bacaklarını sokmuş, radyodan yükselen halk ezgilerine ritim tutuyordu. Babalarının emreden ama çaresiz gür sesiyle birlikte, yoksul evlerin erken büyüyen çocukları bir anda canlandı. Hazırlanmalarıyla kapıda sıraya girmeleri bir oldu.
Yasemin’le yaşıt olan, kaportası çürük, motoru yorgun emektar Toros’a ilk binen Hüseyin oldu. Üzerinde, bir buçuk yıl önce bir futbol maçında, mahallenin o taşlı tarla sahasında dizi parçalandığında giydiği o gri, rengi solmuş eşofman takımı vardı. Kamu hastanelerinin koridorlarında geçen o sancılı günleri, parası olana işleyen sağlık sisteminin alt basamaklarında sıra beklerken alçılı bacağıyla geçen haftaları aile unutamamıştı. Şimdi ağır aksak da olsa yürüyordu ya, emekçi halkın o bitmek bilmeyen şükrüydü işte bu.
Yasemin de arkaya, Hüseyin’in yanına yerleşti. Araba, amortisörleri patlamış tarafa doğru hafifçe yatınca Hüseyin kıkırdadı: "Ooo, biz arabaya fil almıyoruz ama!" Yasemin ters bir bakış fırlattı abisine: "Dobi! Sen de bu halinle gorillere benzemişsin. Bak şuna, eşofman üzerine yapışmış, etlerin oradan buradan sarkıyor. Nefes alamıyor vücudun!" Hüseyin kendi haline, yoksulluğun getirdiği o ucuz beslenmenin yarattığı kilosuna güldü: "Yahu bu güneşten mi çekti, yıkanmaktan mı anlamadım ki! Bu kadar sürede bu kadar büyümem imkânsız!"
Yasemin camı sonuna kadar indirdi, başını dışarı uzattı. Bir nebze rüzgâr, bir parça insani serinlik umuyordu ama dışarıda esen, sömürülen toprakların üzerinden yükselen ateşten bir yeldi. "Hadi baba sür şu arabayı, ölüyoruz!" diye sızlandı. Kadın yan koltuğa yerleşip arkaya döndü, korumacı bir refleksle: "Kemerleri takın çocuklar!" dedi. İkisi birden, bu coğrafyanın "kaderci" alışkanlığıyla ağız birliği etmişçesine, "Aman anne, bir şey olmaz," diye geçiştirdiler.
Adamın bu plansız, ansızın gelişen kararları kadını hep sersemletirdi. Yine de bu cehennem sıcağından, fabrikanın isiyle boğulan şehirden kurtulma düşüncesi iyi gelmişti. "Bakın çocuklar," dedi kadın, "bu hafta sonu o serin yayla havası hepimize iyi gelecek." Hüseyin homurdandı: "Yardımcı kaptan hazır da asıl kaptan nerede? Acele ettiren o, geç kalan yine o!" Tam o sırada adam elinde içi buz bile tutmayan ucuz bir soğutucuyla göründü, cihazı bagaja fırlatıp direksiyona geçti. Artık tamamdılar.
Şehirden çıkana kadar asfalt adeta sömürülmüş emekçiler gibi ağlıyordu. Yolun üzerinden yükselen buhar, yağmur sonrası toprak kokusuna değil, sermayenin yollara döktüğü geniz yakan zift kokusuna benziydi. Bir süre sonra, devletin hizmet götürmeyi unuttuğu o tozlu, ihmal edilmiş toprak yola girdiklerinde ne klima vardı ne konfor... Arabanın eskiliği, her sarsıntıda kapitalist çarkların arasında ezilen insan hayatını hatırlatıyordu. Çocukların ciddiyetsiz tavırları ve yolun bozukluğu, hayatın yükü altında ezilen adamın sinirlerini iyice germişti.
O keskin, bariyersiz virajda, karşıdan aniden çıkan bir başıboş eşek her şeyi altüst etti. Adam, hayvana çarpmamak için direksiyonu sola kırdığında artık çok geçti; çünkü yoksulların yollarında ne bir tabela vardı ne de bir güvenlik önlemi. Araç şarampolden aşağı, kör bir boşluğa süzüldü ve kamulaştırılmamış arazinin ortasındaki sert bir ağacın gövdesine çarparak durabildi.
Ardından o ses yükseldi... Kulakları delen, sanki tüm ezilmişlerin çığlığını içinde barındıran, ruhu gövdeden sökülüyormuşçasına yükselen o feryat. Yasemin’in çığlığıydı bu. Araçtan kendilerini nasıl attıklarını doğanın dilsiz tanıkları bile anlayamadı. "Bacağım! Bacağım!" diye inliyordu kız. Sol bacağı, ucuz sacdan yapılmış kapı ile gövde arasına sıkışmıştı. Gördükleri manzara karşısında kadının midesi bulandı, damarlarındaki kan tersine aktı. Oluk oluk akan kan, toprağı boyuyordu. Kadın hemen başındaki, inancın ve emeğin sembolü olan o eski eşarbı çözdü; bacağı var gücüyle sıkarak bağladılar. Her zaman panikleyen o emekçi kadın, şimdi sınıfının o sert sükûnetiyle hareket ediyordum; her zaman soğukkanlı görünen, evin direği sayılan adam ise elleri titreyerek öylece kalakalmıştı. Yasemin oracığa yığılı verdi.
Bu kez kadının çığlığı patladı dağın eteklerinde. Karşı tepelerden yankılanıp kendine geri dönen acı, sanki bütün coğrafyanın ortak kaderiyle paylaşılıyordu. Hüseyin, alnındaki küçük bir sıyrıkla yanlarına geldi. Şaşkındılar, çaresizdiler; çünkü buralara devletin ambulansı geç gelirdi, bilinirdi. Hüseyin kendine gelip anayola, o zenginlerin altından akıp geçen asfalta yardım çağırmaya koştu. Yolun ortasında çaresizce beklerken gelen ilk kamyoneti durdurup durumu anlattı. Uzaktaki bir şantiyeden ambulans çağrıldı.
Yasemin baygındı. Adam, sisteme ve kendine duyduğu o çaresiz suçluluk duygusuyla başını ellerinin arasına almış, dizlerini dövüyordu. Kadın ise boş gözlerle kızının solgun yüzüne bakıyordu. Bu bir rüya olmalıydı. Birazdan uyanacaktı ve nazlı kızının saçlarını örecekti. Üçü küçük sıyrıklarla kurtulmuştu ama neden kurban Yasemin olmuştu? Her bayram zenginlerin gösteriş için kestiği kurbanlar geldi kadının aklıma, her yıl bozuk yollara verilen o yoksul kurbanlar... "Kurban olduğum gülüm," diye fısıldadı kadın, "sana geleceğine bana gelseydi."
Zaman mefhumu yitip gitti. Ambulansın geç gelen siren sesi rüyayı sonlandırdı. Sağlıkçıların o yorgun, sistemin yükünü taşıyan telaşlı hareketleri arasında anne kızının elini bıraktım. Yasemin’in hayatını kurtarmak için tek bir yol vardı: Sıkışan ve parçalanan sol bacağını oracıkta, yetersiz tıbbi imkânların ortasında, diz altından kesmek. Karar verildi, uygulama yapıldı. Yasemin hastaneye ulaştığında artık bir yanı eksikti.
İki gün süren yoğun bakım bekleyişi, o soğuk hastane koridorlarında ailenin ömründen ömür götürdü. Doktorun ağzından çıkacak, parayla satılmayan tek bir olumlu kelimeye muhtaçtılar. Doktor Latince terimler döküyordu ortaya; sınıfsal bir uçurumun diliydi bu, anlamıyorlardı ama asık suratlardan kötü şeyler okuyorlardı. Üçüncü gün Doktor, "Hastamız insanüstü bir direnç gösterdi," dediğinde nihayet kendi dillerini anlamışlardı: Yasemin, emekçi damarlarındaki o sert kanla hayata tutunmuştu.
Hastane dolup taştı. Mahallenin fabrikada çalışan arkadaşları, yoksul komşular, uzak akrabalar... Yasemin’in ne kadar çok sevildiğini o sınıfsal dayanışmanın kalabalığında anladılar. Ölüm onlardan şimdilik uzaklaşmıştı ama içlerinde buruk, eksik bir sevinç florası vardı.
Dördüncü günün sonunda Yasemin gözlerini açtı. Babasıyla göz göze gelince bakışlarını kaçırdı. Henüz kendi durumundan haberi yoktu ama kazayı, o son atışmaları, babasının arabayı aceleyle sürüşünü hatırlıyordu. "Baba, bana ne oldu?" diye sordu kısık bir sesle.
Adamın nutku tutuldu, tek kelime edemedi. Ameliyatı yapan doktor vizite geldiğinde durumu ona o anlattı. Yasemin yorganı kaldırıp bakmak istedi. Bacağında bir sızı vardı ama sadece yaralandığını sanıyordu. Bakmaya cesaret edemedi bir süre. Ana babanın gözlerindeki yaşlar ha düştü ha düşecekti; kız görmesin diye arkalarını döndüler.
"Şaka mı bu? Şaka değil mi?" diye sayıklıyordu genç kız. İkna olamıyor, örtünün altına bakmaya korkuyordu. İşçi mahallesinin o dar sokaklarından çıkıp liseyi yeni bitirmişti, büyük hayalleri vardı. "Hayat bana bunu neden yaptı?" diye hıçkırdı. "Ben tek bacakla nasıl koşarım hayallerimin peşinden? Bu acımasız düzende, herkesin birbirini ezdiği bu yarışa nasıl yetişirim? Hayat bana küstü!"
Pansuman için gelen görevliler örtüyü kaldırdığında gerçeği kendi gözleriyle gördü. O an koptu asıl kıyamet. Bağırışları devlet hastanesinin o dökülen koridorlarını inletti. Ama bağırmak, bu çarpık düzenin yarattığı gerçeği değiştirmiyordu.
Eve döndüklerinde mahallenin büyükleri, o her şeye boyun eğen teslimiyetçi tavırlarıyla, "Verilmiş sadakanız varmış, hayattasınız ya," dediler.
İnsan bazen hayata kurban adardı, bazen de bu düzenin bizzat kurbanın kendisi yapardı insanı. Yasemin artık o mahallenin, o ailenin en ağır, en sessiz çığlığıydı.

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Kurban Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kurban yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
KURBAN yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL