0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
115
Okunma
SAĞ AYAK
İstanbul’un bu yakasında, mevsimlerin birbirini kovalarken doğayı nasıl hırpaladığını değil, nasıl şefkatle beslediğini de görebilirsiniz. Sınav sabahı yola çıktığımızda, beton yığınlarının arasından sızan küçük bir yaban hayatı karşıladı bizi. Yenidünyalar sararmış, kirazlar dallarında kızarmış, erikler yeşilden mora dönmeye başlamıştı. Martı yavrularının “çık çık” çığlıkları, kargaların alaycı kahkahaları, güvercinlerin telaşlı kanat sesleri sokakları bir anlığına ormana çevirmişti. Elini uzatsan bir meyve koparabileceğin, kuşların fink attığı bu sokaklarda insanın içindeki o eski huzursuzlukla yürümek bile başlı başına bir çelişkiydi.
Okula vardığımızda, kentsel dönüşümün yarım bıraktığı semtin dişleri dökülmüş çehresiyle karşılaştık. Yıkılmış binaların enkazları arasından yükselen, henüz sıvası bile vurulmamış yeni yapılar, bir düzenin değil, aceleye getirilmiş bir plansızlığın görüntüsünü taşıyordu. Bitmemiş bir binanın yeni dökülmüş, üzerinde inşaat tozu ve kurumuş çamur izleri bulunan merdivenlerine oturduk.
Kızım, doğum gününde ona hediye ettiğim Satranç kitabına gömülmüştü. Stefan Zweig’ın o kapalı, gerilimli dünyası, sınav kapısında bekleyen binlerce insanın sessizliğine tuhaf biçimde yakışıyordu. Herkes bir hamle bekliyordu sanki. Herkes, birazdan açılacak kapıdan kendi hayatının sonucunu alacakmış gibi, gözünü okulun girişine dikmişti.
Tam o sırada, merdivenin öteki basamağında oturan baba-oğul konuşmaya başladı. Paraguay maçını tartışıyorlardı. Baba, elinde kehribar bir tespih, üzerinde dökümlü bir gömlek, ayağında sandaletlerle, büyük bir bozgunun ardından cepheden dönmüş gibi dert yanıyordu.
“Yazık oldu,” dedi. “Grubun en zayıfıydı. Son kırk beş dakika adamlar on kişi oynadı. Bu kadar talihsizlik olur mu?”
Bir an onlara baktım. Sınav sabahı, yarım kalmış bir inşaatın merdivenlerinde, çocuklar içeride geleceklerine doğru yürümeye hazırlanırken, dışarıda bir yenilginin muhasebesi yapılıyordu.
“Paraguay da yabana atılacak takım değil,” dedim. “Güçlüler aslında.”
Söylerken kendi sesime yabancılaştım. Futbolu ne yakından izlerdim ne de bu konuda ciddi bir fikrim vardı. Ama bazı konuşmalar vardır; insan onlara katılmak için değil, dışarıda kalmamak için birkaç sözcük bırakır.
Çocuk babasına döndü. Ağır hareketli, yüzünde yorgun ama sorgulayıcı bir ifade taşıyan bir gençti.
“Baba,” dedi, “bizimkiler derme çatma. Ne kadar birbirlerini tanıyorlar? Nasıl bir taktikleri var ki?”
Baba, tespihini hızla çekti. Çocuğuna, tartışmaya kapalı bir doğruyu savunur gibi baktı.
“Oğlum, niye öyle diyorsun? Hepsi aynı işte. Bizimkiler o şanlı bayrağı dalgalandırmak için yan yana geliyor. Önemli olan milli ruh. Ruh olduktan sonra ayak, top, teknik... hepsi teferruattır.”
Çocuk başını hafifçe yana eğdi. Sesi ne öfkeliydi ne de alaycı. Daha çok, çoktan anlaşılmış bir şeyin yorgunluğu vardı içinde.
“Demek ki,” dedi, “öyle olmuyormuş.”
Bu cümle merdivenlerde kısa bir süre asılı kaldı. Baba duymamış gibi yaptı. Tespihini çekmeye devam etti. Belki de duymuştu ama bazı cümleler insana ulaşmak için söylenmez; yalnızca havada bir çatlak açar.
Kapıdaki görevli, “Salona girmek isteyenler buyursun,” diye seslendiğinde merdivenlerden kalktım. Çocuk hâlâ tamamlanmamış binanın merdivenlerinde babasıyla oturuyordu.
Ona döndüm. “Başarılar dilerim,” dedim.
Çocuk gülümsedi. “Biraz da şans lazım,” dedi.
Bu kez ben sustum. Kızımın yanına gittim. Hâlâ kitabın içinde, hamlelerin ve suskunlukların o kapalı dünyasındaydı. Yan tarafta, siyah pelerinli, yüzünde hayatın bütün yükünü taşıyan bir kadın duruyordu. Hemen yanında çiçekli elbisesiyle, bu kasvetli sabaha pek ait değilmiş gibi görünen kıvırcık saçlı, gözlüklü kızı vardı.
Kadın kızını öptü, kucakladı. Gözleri yaşlıydı. Bu gözyaşları bir ayrılıktan çok, kuşaktan kuşağa devredilen bir korkunun ritüeline benziyordu. Kızının kulağına eğildi; sanki ona son bir bilgi değil, son bir sığınak veriyordu.
“Besmele çek kızım,” dedi. “Besmele çek.”
Kız başını salladı. Kalabalığın arasından kapıya doğru yürüdü. Tam içeri girecekken kadın arkasından seslendi: “Sağ ayağını at içeri! Sakın unutma, sağ ayağını at!”
Kız, heyecandan mı, dalgınlıktan mı bilinmez, sol ayağıyla geçti kapıdan. Gayriihtiyari gülümsedim.
“Bak,” dedim kızımın kulağına, “sol ayakla girdi. Kız solcu olacak.”
Kızım bana baktı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Baba, yapma ya,” dedi.
Kadın hâlâ kapının önündeydi. Dudakları kıpırdıyordu. İçinden bir şeyler okuduğu belliydi. Az ileride işçi tulumuna benzeyen kıyafetiyle bekleyen bir başka adam da tespihini avucunda hızla döndürüyor, sessizce kendi duasına sığınıyordu.
Kızım kapıdan girerken bir an durdu, dönüp bana baktı. O anda okul bahçesindeki kalabalık, beton yığınları, yarım kalmış inşaatların gri gölgesi, kuş sesleri ve sınav kapısındaki telaş bir anlığına dondu. Herkes bir satranç taşı gibi kendi karesinde bekliyordu. Kimse hamlesinden emin değildi.
Kızım içeri girdi. Kadının “sağ ayak” uyarısı bahçedeki uğultuya karışıp kayboldu. Geriye, dudaklarını kıpırdatmayı sürdüren yüzler, avuçlarda çevrilen tespihler, telefon ekranlarına eğilmiş babalar, gölgede bekleyen anneler kaldı. Biraz önce Paraguay maçının talihsizliğinden söz eden adam, şimdi sınav kapısına bakıyor, belki de yenilgilerle sınavları aynı gizli defterde topluyordu.
Ben, inşaat tozuna bulanmış merdiven basamağında öylece kalakaldım. Etrafımdaki büyük bekleyişin içinde hepimizin aynı oyunun çevresinde toplandığını düşündüm. Çocuklar içeride sorularla baş başa kalacak, biz dışarıda kendi inançlarımızı, korkularımızı ve eksikliklerimizi birbirimize benzeyen cümlelerle avutacaktık. Biri duaya sığınacak, biri milli ruha, biri şansa, biri sınav sistemine küfredecek, biri “bizim zamanımızda böyle değildi” diye başlayacaktı söze. Ama çok azımız, çocukların gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu konuşacaktı.
Belki de asıl korkumuz, onların kendi akıllarıyla yürüyebilmesiydi. Sağ ayakla mı, sol ayakla mı girdiklerine bakarken, hangi yolda yürümek zorunda bırakıldıklarını görmemeyi seçiyorduk.
Az önce kızını uğurlayan kadın, sınavdan çıkış saatini beklerken tespihini yeniden avucuna doladı. İçindeki sessiz çığlığı dualarla bastırmaya çalışırken, gökyüzünde martılar yine “çık çık” diye bağırıyordu. Betonun çatlaklarından başını uzatan yabani otlar ise hiçbir duaya, hiçbir milli ruh dersine, hiçbir uğurlu adıma ihtiyaç duymadan güneşin altında büyümeye devam ediyordu.
Kızım içeride, muhtemelen soruların başında, o çok sevdiği satrancın hamlelerini düşünüyordu. Ben dışarıda, binlerce yıllık alışkanlıkların, duaların, yenilgilerin ve “sağ ayak” mitlerinin oluşturduğu o büyük bekleme odasında, bitmemiş bir binanın tozunu yutuyordum.
Hepimiz o kapıdan bir mucizenin, bir kaderin ya da küçük bir şans kırıntısının bizi bir yerlere taşımasını bekleyerek geçiyorduk. Oysa içeri giren her çocuk, dışarıda bıraktığımız eksik dünyanın bir parçasıydı. Bizler sınava giren çocukların başarısından çok, kendi inançlarımızın doğrulanmasını bekliyorduk belki de.
Sokak yeniden sessizleşti. Sınavın başlamasıyla birlikte kapı önündeki kalabalık yavaş yavaş kendine yeni duraklar buldu. Kimi bir ağacın gölgesine çekildi, kimi telefonuna baktı, kimi ağaçtan kopardığı kirazı yedi. Bekleyiş, sınav bitene kadar sürecek o yavaş ve ıztıraplı zaman dilimine yayıldı.
Ben de ayağa kalktım. Sağ ayağım mı önce hareket etti, sol ayağım mı, emin değilim. Ama artık bunun bir önemi yoktu. Çünkü yürüdüğümüz yol, hangi ayağımızla başladığımızdan çok, üzerinde yürümeye zorlandığımız o bitmemiş betonun kime ait olduğuyla ilgiliydi.
Sokağın başından güvercinler havalandı.
Kuşlar bile bu kadar bekleyişi fazla bulmuş olmalıydı.
20 Haziran 2026, Küçükyalı
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.