3
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
80
Okunma
Bir kahramana yolunu gösterdi…
Ama çok geçmeden, kendi yolunu kaybetti.
Onun adı Ariadne’ydi.
Minotor’u öldürmek için labirente giren Theseus’a bir iplik yumağı verdi.
Theseus ipin bir ucunu girişe bağladı, canavarı öldürdü ve o ipi takip ederek geri döndü.
Birlikte Girit’ten kaçtılar.
Ama Naksos Adası’nda Ariadne bir sabah uyandığında…
Theseus gitmişti.
Başkasının labirentten çıkmasını sağlayan ip onun elindeydi…
Ama şimdi kendi hayatının nereye gideceğini bilmiyordu.
Yine de Naksos, hikayesinin sonu olmadı.
Ariadne’nin yolu burada şarap ve coşku tanrısı Dionysos’la kesişti ve onunla evlendi.
Dionysos’un ona hediye ettiği taç ise gökyüzüne yerleştirildi ve Kuzey Tacı takımyıldızına dönüştü.
Belki de Ariadne’nin hikayesinin en güzel yanı buydu:
Bazen yolumuzu kaybettiğimizi sandığımız anlar, aslında bambaşka bir yola çıktığımız anlardır.
Ariadne’nin yolu bir labirentte başladı… Ve yıldızlara kadar uzandı.
Aslında Ariadne, hepimizin kadim bir aynası.
Birinin kurtarıcısı olmayı, kendi kurtuluşumuz zannederiz çoğunlukla.
Başkasının labirentine ip gererken, kendi yolumuzu unuturuz.
Oysa hayat, bizi o bağların koptuğu ıssız bir adada uyandırır bir sabah.
Nietzsche’nin o meşhur sözü tam da bu anı fısıldar:
"İçinizde bir yıldız doğurmak için, önce kendi kaosunuzu taşımalısınız."
Ariadne’nin iplerini kaybettiği o mutlak yalnızlık, Theseus’un gölgesinden sıyrıldığı o asıl kırılmaydı.
Jung’un "bireyleşme" dediği o büyük dönüşüm, başkalarının haritaları tükendiğinde başlar çünkü.
Demek ki bazen yolumuzu kaybetmek, aslında o karanlık kalıplardan özgürleşmektir.
Elimizdeki o bağımlılık iplerinin koptuğu an, kendi yıldızlarımızı yonttuğumuz o asıl andır.
Çünkü insan, bir başkasının labirentinden çıkmayı göze aldığında yıldızlaşır belki de yol olur.
-Zerrin
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.