8
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
159
Okunma
İnsan...
Yeryüzüne misafir olarak gönderildiğini unuttuğu gün, kendini ev sahibi sanmaya başlar.
İşte bütün hikâye de o gün başlar.
Bir avuç toprağın üzerinde, sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi planlar yapar. Daha büyük evler kurar, daha yüksek makamlar ister, daha ağır kasalar doldurur. Gözünün gördüğü her şeye "benim" der. Oysa "benim" dediği hiçbir şey, kendisine gerçekten ait değildir.
Çünkü insan, giderken cebine anahtarını bile koyamaz.
Ne gariptir...
Çocukken sahilde kumdan kaleler yapardık. Saatlerce uğraşır, küçücük ellerimizle kuleler yükseltirdik. O kalelerin bir dalgayla yıkılacağını bile bile yine de yapardık. Çünkü çocuktuk; oyundu.
Şimdi büyüdük.
Ama değişen yalnızca kumun cinsi oldu.
Artık deniz kıyısında değil, şehirlerin ortasında kumdan kaleler yapıyoruz.
Kimimiz servet biriktiriyor...
Kimimiz şöhret...
Kimimiz makam...
Kimimiz alkış...
Ve her birimiz, yaptığımız kalelerin ebedî kalacağını zannediyoruz.
Oysa zaman, en acımasız dalgadır.
Kimsenin kalesine ayrıcalık tanımaz.
Bugün adına servet dediğin şey, yarın miras kavgasına dönüşür. Uğruna gecelerini verdiğin makam, bir imzayla başkasının olur. Hayatını adadığın şöhret, senden sonra birkaç satırlık bir hatıraya sığar.
İnsan ise hâlâ daha fazlasını ister.
Daha çok kazanmak...
Daha çok tüketmek...
Daha çok görünmek...
Ve ne yazık ki daha az düşünmek...
Artık helâl ile haram arasındaki çizgiyi vicdan değil, menfaat belirliyor. Kazancın bereketi değil, miktarı konuşuluyor. Kimse "Nasıl kazandın?" diye sormuyor; herkes "Ne kadar kazandın?" diye merak ediyor.
Çünkü çağımız, değeri insanın karakterinde değil, cüzdanında arıyor.
Ne acıdır ki...
Kalpler küçülürken binalar büyüyor.
Vicdanlar sessizleşirken reklamlar bağırıyor.
İnsanlar çoğalıyor, insanlık eksiliyor.
Bir sofrada ekmek artıyor ama şükür azalıyor.
Bir şehir ışıl ışıl yanıyor ama nice gönül karanlıkta kalıyor.
Ve bütün bu gürültünün içinde kimse kendine şu soruyu sormuyor:
"Ben gerçekten ne inşa ediyorum?"
Çünkü kurduğumuz şey bir ömür mü...
Yoksa yalnızca bir kumdan kale mi?
Ölüm, kapıyı çaldığında ne servet pazarlık yapabilir ne makam imza atabilir ne de alkışlar sahibini mezara kadar uğurlayabilir.
İnsanın omzundan bütün unvanlar alınır.
Elinden bütün anahtarlar düşer.
Ve geriye yalnızca yaptıkları kalır.
Kırdığı kalpler...
Sildiği gözyaşları...
Yetimin başını okşayan eli...
Mazlumun omzuna koyduğu merhameti...
Bir de Rabbine götürdüğü vicdanı...
İşte asıl bina budur.
Asıl kale budur.
Dalgaların yıkamadığı, zamanın eskitemediği tek yapı; iyilikle, dürüstlükle ve güzel ahlakla örülen kaledir.
Diğerlerinin hepsi...
İlk dalgayı bekleyen kum yığınından ibarettir.
Ve insan, ömrünün sonunda geriye dönüp baktığında en büyük pişmanlığını servetini az kazandığı için değil; kumdan kaleleri gerçek sandığı için yaşayacaktır.
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (11)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.