8
Yorum
17
Beğeni
5,0
Puan
281
Okunma
Ah o yıllar… Neydi o yıllar? İnsan bazen tek bir cümleyle koskoca bir ömrü anlatabilir. Benim için de öyle. Ne zaman "Ah o yıllar..." desem, içimde ince bir sızı dolaşmaya başlıyor. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı usulca aralanıyor da çocukluğum, gençliğim, dostlarım ve memleketimin kokusu yeniden üzerime siniyor.
O zamanlar yürümeyi bile seviyorduk biz. Ayaklarımız şişse de, saatlerce yol yürüsek de, bazen bacaklarımıza kramplar girse de hiç şikâyet etmezdik. Önümüze çıkan dereleri, çamurlu yolları, karla kaplı patikaları aşarken ayakkabılarımızın içine su dolardı. Pantolonlarımız dizimize kadar ıslanır, çoraplarımız buz gibi olurdu. Ama yine de yürürdük. Çünkü vardığımız yer yalnızca okul değildi; umuttu, hayaldi, gelecekti. O yollar bizi sadece derslere değil, hayata hazırlıyordu.
Bizim yaşam alanımız dört duvar arasına sıkışmış değildi. Ne gösterişli malikânelerimiz vardı ne de zenginliğimiz. Cebimizde çoğu zaman üç beş kuruştan başka bir şey bulunmazdı. Öğrenciydik, çoğumuzda garibandık belki ama yüreğimiz dopdoluydu. Küçücük mutluluklardan kocaman sevinçler çıkarabilen çocuklardık biz.
Kış geldiğinde yollar bembeyaz olurdu. Kar dizimize kadar yükselir, attığımız her adımda ayaklarımız kara gömülürdü. Ama biz bundan yakınmazdık. Birbirimize kartopu atar, kahkahalarımız uzun okul yollarında yankılanırdı. Üşüyen ellerimize rağmen birbirimizi kovalar, bazen düşer, bazen kalkar ama hep gülerdik. Çünkü o yıllarda mutluluğun bir bedeli yoktu. Mutlu olmak için yalnızca birbirimizin yanımda olmamız yeterdi.
Hâlâ unutamadığım bir gün vardır. Okula giderken önümüze çıkan dereyi atlamaya çalışmıştım. Kendimden emin bir şekilde sıçradım ama hesap edemediğim bir şey vardı. Ayağım kaydı ve kendimi buz gibi suyun içinde buldum. Bir anda tepeden tırnağa sırılsıklam olmuştum. Pantolonum, gömleğim, ayakkabılarım... Hepsi çamura ve suya bulanmıştı. Arkadaşlarım önce telaşlandı, sonra kahkahalarla gülmeye başladılar. Ben de onlara katıldım. Çünkü o yaşta insan bazen başına gelen talihsizliğe bile gülebiliyor.
Hep birlikte üzerimi temizlemeye çalıştık. Ama ne mümkün... Temizlemek isterken daha da batırdık. Çamur, kravatıma kadar bulaşmıştı. Okula vardığımızda hâlimizi gören müdürümüz, sert görünüşünün altında sakladığı şefkatiyle, "Öğretmenler odasında sobanın yanında üstünü kurutmadan derse girmeyeceksin." demişti. O sobanın sıcaklığı yalnızca kıyafetlerimi değil, içimi de ısıtmıştı. Bugün hâlâ o kömür sobasının çıtırtısını, odadaki sıcaklığı üstümden çıkan buharı ve öğretmenlerimin merhamet dolu bakışlarını unutamam.
Bazen konuşmak istiyorum o günleri. Dilim çözülüyor gibi oluyor ama sonra boğazıma bir düğüm oturuyor. Kelimeler yetmiyor. İnsan bazı özlemleri anlatamıyor. Sadece dalıp gidiyor. Sonra hafızam yeniden beni o yollara götürüyor. Uzun okul yollarına... Sabahın ayazında yürüdüğümüz, akşam yorgun ama umut dolu döndüğümüz o yollara... Aslında şimdi anlıyorum ki bizi okula götüren yol, aynı zamanda bizi ışığa götüren yolmuş.
Biz varlığı da gördük. Yokluğu da gördük. Ama hiçbir zaman umutsuzluğu görmedik. Çünkü elimizdekine şükretmeyi biliyorduk. Büyüklerimizin emeklerini boşa çıkarmamak için ders çalışıyor, o zorluğa rağmen okuyup adam olmaya gayret ediyorduk. Onların yüzünü kara çıkarmamak bizim en büyük sorumluluğumuzdu.
Hayat bize yalnızca zorluğu göstermedi. Varlığın içinde yaşanan gerçek darlığı da gördük. Paranın her şeyi satın alamayacağını, dostluğun, vefanın ve paylaşmanın çok daha kıymetli olduğunu o yıllarda öğrendik. Belki cebimiz boştu ama gönlümüz zengindi.
Memleketimin sert kışını da yaşadım, kavurucu yazını da. Dondurucu ayazını da gördüm, güneş altında kavrulan topraklarını da. Ama hangi mevsim olursa olsun neşemizi kaybetmedik. Büyüklerimize saygıyı hiç eksik etmedik. Küçüklüğümüzü de, edebimizi de koruduk.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki o arkadaşlarımın her biri hayatın farklı köşelerine savruldu. Kimimiz öğretmen oldu, kimimiz esnaf, kimimiz işçi, kimimiz memur... Hepimiz büyüdük. Birer çocukken şimdi koca adamlar olduk. Pansiyonlarda kaldık, yurtlarda büyüdük, kendi işimizi kendimiz gördük. Hayatın yükünü bir şekilde omuzladık ama hiçbir zaman pes etmedik.
Bir de bugün, o yıllardan bu yaşlara gelmiş biri olarak şunu söylemeden geçemiyorum: Evet, belki hepimiz çok büyük üniversiteler bitiremedik. Ama şöyle bir düşündüğüm zaman, aslında hepimizin birer lise değil de fakülte bitirmiş gibi donanımlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizler bu eskinin, o eski zamanların terbiyesinden, eğitiminden ve öğretiminden çok güzel nasiplendik. İnanıyorum ki hayatımız boyunca da o nasibin ekmeğini yemeye devam edeceğiz.
Buradan ayrıca o dönemde öğretmenlik yapmış bütün öğretmenlerimize ve hocalarımıza saygı ve minnetimi gönderiyorum. Kim bilir nerelerde, kim bilir şu an ne durumdalar... Ama nerede olurlarsa olsunlar, onların her biri gönüllerimizde ayrı bir yer teşkil ediyor. Bunu da buradan özellikle belirtmek istedim. Ayrıca da bütün öğretmenlerimiz en derin saygılarımızı hak ediyorlar. Hepsine selam olsun...
Şimdi ne zaman yalnız kalsam, içimden aynı cümle dökülüyor: "Ah o yıllar..." O iki kelimenin içine çocukluğumu, dostlarımı, okul yollarını, soba sıcaklığını, kar kokusunu, çamurlu ayakkabılarımı ve memleketimin kadim topraklarını sığdırıyorum. Her "Ah o yıllar..." deyişimde içimden bir parça kopuyor; o da usulca çocukluğumun geçtiği topraklara, o uzun yollara, o masum günlere gidiyor.
Belki bugün daha rahat yaşıyoruz. Belki imkânlarımız eskisinden çok daha fazla. Ama o günlerin samimiyetini, dostluğunu, yokluk içindeki bereketini ve küçücük şeylerle mutlu olabilen yüreğimizi hiçbir zenginlik geri getiremiyor. İşte bu yüzden, ne zaman geçmişe dönüp baksam, yüzümde buruk bir tebessüm beliriyor ve içimden sadece şu cümle yükseliyor: Ah o yıllar... Ne güzel yıllardı...
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (9)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.