5
Yorum
14
Beğeni
5,0
Puan
128
Okunma
Eski bir Türk filmi açtığımda, ilk karede anlarım: Bu benim belki de ait olmadığım ama yüreğimin derinliklerinde bir yerlerde hep var olan dünyadır. Oynat düğmesine basar basmaz, ekran kararır, bir saz ya da keman tınısı yükselir. Ve ben, o an, orada, o siyah beyazın içinde piksel piksel kaybolurum. Ne kadar eskiyse film, o kadar yakın gelir bana. Sanki o yıllarda yaşamışım da unutmuşum, şimdi yeniden hatırlıyorum gibi.
Neden üzülürüm peki? Neden gözlerim dolar? Çünkü o filmlerde her şey doğaldır. Oyunculuklar abartısız, acılar sessiz, sevinçler mahcup. İnsanlar bağıra çağıra mutlu olmaz, ağlarken bile bir edep vardır. Evler ahşap, sokaklar taş, komşular birbirine kapısını çalmadan girmez ama gönlünü çalar. O dünyada herkes birbirini tanır, herkesin bir yeri vardır. Şimdi ise herkes her yerde, ama kimse hiçbir yerde değil.
Hep yetmişli yıllarda otuz yaşlarında olmak isterim. Ne büyük bir özlem bu aslında. Hiç yaşamadığın bir zamanı özlemek… O yıllarda radyo sesleri, plakçalar, gazinolar, iskambil kâğıtları, ıslak bezli mendilli kahveler varmış. Aşklar mektupla anlatılır, kavuşmalar tren yolculuğu kadar uzun, ayrılıklar ise bir ömür sürermiş. Şimdi her şey çok hızlı, çok kuru, çok yapay. Oysa o zamanlar hayat yavaşmış, her şeyin bir zamanı varmış. Beklemek varmış, özlemek varmış, sabretmek varmış.
O filmlerdeki şarkılar… Birden başladığında içimdeki her şey durur. "son arzum", "işte öyle bir şey", "olmaz olmaz bu iş olamaz", "anlamazdın", "kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı", "unutama beni", "deniz ve mehtap"... Zaman geriye akmaya başlar. Ben orada, o yıllarda, ıslak gözlerle gülümserim. Bu şarkıların her biri bir hikâye, her biri bir hatıra. Ben yaşamadığım o günleri, bu şarkılarla yeniden yaşarım. Sanki bir önceki hayatımdır. Belki de gerçekten öyledir.
Islak bir hayat özlemi duyuyorum, ne garip değil mi. Ne demek ıslak hayat? Gözyaşıyla yıkanmış, yağmurda ıslanmış, nemli saçlarla gülümsenen bir hayat. Soğuk bir kış gecesinde sobada yanan odunun çıtırtısı, camda biriken buhar, dışarıda top oynayan çocukların sesi. Mahalle bakkalı, şekerlemeler, kâğıt helva, sütlü şerbet. Her şey ıslak, her şey taze, her şey canlı. Bugün ise her şey steril, her şey paketli, her şey uzaktan. Ne bir yağmur damlası değer yüzümüze, ne bir gözyaşı yanağımızda kurumaya vakit bulur.
Huzurlu bir hayat özlemi de var içimde. Huzur, sessizlik demek değil. Huzur, o gürültünün içinde kaybolmamak, kendini bulabilmek. O eski filmlerdeki insanlar azla yetinir, çoğa şükrederdi. Fakirdiler belki ama kimse aç değildi. Kimse yalnız değildi. Bugün her şey çok, ama herkes bir o kadar yoksul. O yoksulluğun içindeki zenginliği özlüyorum ben. Saf, duru, temiz bir zenginlik.
Belki de eski filmleri izlerken aslında kendimizi, kaybettiğimiz bir yanımızı arıyoruz. Oynayamamış çocukluğumuzu, doya doya ağlayamamış gençliğimizi, tutunamamış sevdalarımızı… O filmlerde bir teselli buluyoruz. O yıllar geri gelmez, biliriz. Ama bir saatliğine de olsa, o siyah beyazın içine daldığımızda, sanki her şey yerli yerine oturuyor. Hüzün bile güzel geliyor. Çünkü o hüzün, tanıdık. Çünkü o hüzün, insana ait. Çünkü o hüzün, bize kaybettiklerimizi değil, hâlâ hissedebildiğimizi hatırlatıyor.
Keşke yetmişli yıllarda otuz yaşında olabilseydim. Bu mümkün değil biliyorum. Ama en azından filmler kaldı elimizde. Şarkılar kaldı dilimizde. O ıslak, doğal, huzurlu hayatın izleri kaldı kalbimizde. Onları izliyor, dinliyor, içimizde yaşatıyoruz. Ve bir gün, belki bir başka hayatta, o yıllara düşer, o mahallelerde koşar, o şarkıları söyleriz. Belki de o zaman, bu hüznün değil, o hüznün içindeki sevincin sahibi oluruz. O güne kadar, eski filmler açık kalsın. Çay demlensin. Işıklar az. Gözler yaşlı. Ama yürek dopdolu.
5.0
100% (8)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.