5
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
188
Okunma

Çanakkale’den yola çıktığımda sadece gitmek istiyordum. Nereye olduğu çok önemli değildi; önemli olan, şehrin o yorucu, bencil ve yapay kalabalığından biraz olsun sıyrılıp başka bir nefes almaktı. Adana, Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır… Dört şehir, dört ayrı iklim, dört ayrı dil, ama tek bir yürek. Ne kadar az zamanım vardı, biliyordum. Diyarbakır’a üç gün ayırdım, diğerlerine ise toplam bir gün. Aceleci bir yolcuydum belki, ama gözlerim hızlı açılıyor, kalbim çabuk doluyordu.
Adana’da ilk durağım. Sıcağı yüzüme çarptığında “İşte buradayım” dedim. Çukurova’nın o bereketli, o yanık toprağı insanın içini ısıtıyor. Kebap deyip geçme; o taş ocakta pişen et, o sumaklı soğan, o şalgamın ferahlığı… Lezzet, insanın ruhuna işliyor burada. Ama vakit dardı, Gaziantep bekliyordu.
Gaziantep… Tarihin taş duvarlardan sızdığı, bakır çekiçlerin halen sustuğu, fıstığın kokusunun rüzgâra karıştığı bir şehir. Bir günde ancak birkaç çarşıya, birkaç camiye yetişebildim. Ama o kısa sürede bile anladım ki bu topraklar emekle yoğrulmuş. Her sokakta bir usta, her tezgahta bir sanat. Bakır işlemeciliği, el dokuması, katmerin sıcaklığı… İnsan burada zamana yenilmiyor, zamana ortak oluyor.
Sonra Şanlıurfa. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı, balıkların kutsal sayıldığı, güneşin en çok yüreği yaktığı yer. Urfa’ya vardığımda bir şey değişti içimde. Kalabalık değil, sükûnet vardı. Sıra gecesine oturduğumda, zurna sesi yükselirken boğazım düğümlendi. Oradaki insanların samimiyeti, yardımlaşması, birbirine kenetlenmiş hali… “İşte doğu bu” dedim. Ne çokluk gösteriş için, ne yokluk utanç için. Her şey olduğu gibi, herkes olduğu gibi.
En uzun nefesi Diyarbakır’da aldım. Üç gün yetmedi aslında, ama yetişti. Surlarına dokundum. Karacadağ’ın eteğine kurulmuş o eski, kadim, vakur şehir. Surların taşlarına vurdu elim; her taş bir hikâye fısıldadı. İçkale, Meryem Ana Kilisesi, Dört ayaklı minare, Ulu Cami… Tarih burada ayakta duruyor, yıkılmamış, yıpranmamış, aksine gözetilmiş. Eski evler, çoğunlukla taştan, öyle otantik ki… Balkonları sarmaşık, kapıları ahşap, sokakları dar. İnsan kendini bir masalın içinde buluyor.
Fırat ve Dicle… İkisi de Diyarbakır’da değil belki ama topraklarından geçiyor. Onları gördüğümde durdum. Sularına baktım. Akıp gidiyorlar, tıpkı zaman gibi, tıpkı insan gibi. Biri daha hırçın, diğeri daha durgun. Ama ikisi de hayat veriyor bu kadim topraklara.
Yemekler… Her yerde ayrı lezzet, ayrı bereket. Ve hepsi ucuzdu. Çarşıda bir ciğer kebap, bir çiğ köfte, bir ayran, bir baklava… O kadar lezzetliydi ki, insan yedikçe daha çok acıkıyor. Fiyatlar diğer şehirlere göre yarı yarıya, ama gönül zenginliği katbekat fazla.
Olumsuz ne mi vardı? Trafik. Evet, o kaos. Her şehirde gördüm. Kuralsızlık, ani dönüşler, işgal edilmiş kaldırımlar, boşverilmiş yayalar. Trafik, bu medeniyetin en çok yaralandığı yerlerden biri. Ne yazık ki, tarih kadar eski olmayan bir çarpıklık bu.
Ama bütün bunların ötesinde, aklımda kalan en güçlü şey: insanların vefası, samimiyeti, yardımlaşması. Kimi zengindi, kimi yoksul. Çokluk da vardı, yokluk da. Ama ikisi de birbirine karışmış, kimse kimseyi yadırgamıyor. Komşu komşuya kapısını açıyor, yoldan geçene çay ikram ediliyor, sofralar paylaşılıyor.
Bu dört şehir, bana sadece tarih öğretmedi, insanı da öğretti. Bana yol göstermedi, gönül gösterdi. Keşke daha çok vaktim olsaydı, keşke daha yavaş yürüseydim. Ama olsun. Gördüm, hissettim, anladım. Doğu, başka bir Türkiye..
Yolunuz düşerse buralara, durun. Acele etmeyin. Surlara dokunun, Fırat’a bakın, sıra gecesine katılın, baklava yiyin. Ve trafikte dikkatli olun. Gerisi zaten geliyor.
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.