1
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
117
Okunma
Koşarak Gelen Adam
Yazar: Murat Kerem
Kalbin Harekete Geçtiği An
İnsanlık tarihi, sadece büyük orduların, güçlü hükümdarların ve yüksek makam sahiplerinin tarihi değildir. Bazen tarihin akışını değiştiren şey, kalabalıkların ortasında yükselen samimi bir sestir. Bazen bir şehir susar, bir toplum korkuya teslim olur, herkes geri çekilir; fakat bir kalp uyanır ve o uyanış bütün sessizliği bozar. İşte iman, böyle zamanlarda belli olur. Çünkü gerçek iman, sadece kalpte saklanan bir duygu değil; gerektiğinde insanı ayağa kaldıran, konuşturan ve hakikat uğruna yürütendir.
Bazı insanlar vardır; tarih onları uzun uzun anlatmaz, fakat attıkları bir adım çağları aşar. Ne büyük orduları vardır ne yüksek makamları ne de insanların gözünü kamaştıran bir servetleri… Fakat kalplerinde öyle bir iman taşırlar ki, o iman onları kalabalıkların sustuğu yerde konuşturur, herkesin geri çekildiği yerde ileri çıkarır. Yâsîn Suresi’nde anlatılan “koşarak gelen adam” da işte böyle bir imanın temsilcisidir. Onun koşuşu sadece bir insanın adımı değil; uyanmış bir kalbin hakikate doğru yürüyüşüdür.
Hakikat bazen kalabalıkların ortasında yalnız kalır. Elçiler konuşur, anlatır, uyarır; fakat sesleri duvarlara çarpar gibi geri döner. İnsanların kulakları işitir ama kalpleri susar. Çünkü hakikati duymak başka, ona yönelmek başkadır.
Yâsîn Suresi’nin anlattığı şehirde de böyle bir hava vardı. Elçiler insanları Allah’a çağırıyor, fakat şehrin ileri gelenleri bu çağrıdan rahatsız oluyordu. Çünkü hakikat çoğu zaman insanların sadece düşüncelerini değil, düzenlerini de sarsar. İnsan nefsi ise alıştığı karanlığı terk etmek istemez.
Kalabalık büyüyor, öfke artıyor, elçilere karşı sert sözler yükseliyordu. İnsanlar hakikati dinlemek yerine çoğunluğun sesine kapılıyordu. İşte tam böyle bir anda Kur’an sahneyi değiştirir ve birkaç kelimeyle unutulmaz bir tablo çizer:
“Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi…”
Yâsîn Suresi, 20
Bu ayet sadece bir hareketi anlatmaz. Bu, kalbin harekete geçtiği andır. Bu koşuş sıradan bir koşuş değildir. Bu, hakikate yetişme telaşıdır. Bu, kalbin bedenin önüne geçtiği andır.
Taberî, İbn Kesîr ve Kurtubî gibi birçok müfessir, bu kişinin Habîb en-Neccâr olduğunu rivayet eder. Rivayetlere göre o, mütevazı bir marangozdu. Fakirdi; fakat kalbi zengindi. İnsanların küçümsediği bir hayatı vardı ama Allah katında değerli olan şey serveti değil, teslimiyetiydi.
Habîb en-Neccâr, elçilerin sözlerini duyduğunda içinde büyük bir sarsılış yaşadı. Çünkü bazen insan yıllarca aynı hayatı yaşar ama bir hakikat cümlesi bütün yönünü değiştirir. İnsan aynı sokaklarda yürür, aynı insanlarla konuşur, aynı güneşin altında yaşar; fakat ruhu hâlâ uyuyor olabilir. Hakikat kalbe dokunduğunda ise sıradan adımlar bile anlam kazanır.
Fahreddin er-Râzî, ayetteki “koşarak geldi” ifadesinin özellikle dikkat çekici olduğunu belirtir. Çünkü bu koşuş, hakikatin onun kalbinde sıradan bir bilgi olarak kalmadığını gösterir. İbn Kesîr de onun şehrin uzak tarafından gelişini vurgular. Çünkü hakikat uğruna yürüyen insanın mesafesi değil, niyeti önemlidir.
Gerçekten de insan bildiği her şey için koşmaz. İnandığı şey için koşar. Bilgi insanı düşündürebilir; fakat iman insanı ayağa kaldırır.
Bugünün insanı ise çoğu zaman hisseder ama harekete geçmez. Doğruyu bilir ama erteler. İçinde bir ses yükselir ama onu bastırır. Çünkü hakikatin peşinden gitmek bedel ister. İnsan bazen rahatını, bazen çevresini, bazen makamını, bazen insanların bakışını kaybetmekten korkar.
Oysa Habîb en-Neccâr bunların hiçbirini düşünmedi. Çünkü kalbine düşen iman ateşi, korkularından daha büyüktü.
Menfaatsiz Davet ve İhlasın Gücü
Kur’an’da bazı insanlar vardır ki isimleri az geçer ama bıraktıkları iz çağları aşar. Habîb en-Neccâr da onlardan biridir. İsmi ayette açıkça geçmez; fakat ruhu bütün kıssanın içine yayılmıştır.
Gerçek iman, insanı yerinde tutmaz. Kalp gerçekten uyandığında insan artık sadece kendisi için yaşamamaya başlar. Çünkü iman, içine kapanıp sessiz kalan bir duygu değildir. Taşmak ister. Yayılmak ister. Başka kalplere ulaşmak ister.
Hz. Ebû Bekir’in ilk Müslüman olduğu günlerdeki hâli buna benzer. O, hakikati duyduğu anda beklememişti. İnsanlara koşmuştu. Osman bin Affân’a, Talha’ya, Zübeyr’e İslam’ı anlatmıştı. Çünkü hakikati bulan insan, onu paylaşmadan huzur bulamaz.
Efendimiz Hazreti Muhammed şöyle buyurur:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
Müslim
Demek ki iman, insanı kayıtsız bırakmaz. Kalp gerçekten inanmışsa harekete geçer.
Habîb en-Neccâr’ın sözlerini güçlü yapan şey sadece cesareti değildi. Onun çağrısında gizli bir menfaat yoktu. İşte bu samimiyet, sözlerini etkili hâle getiriyordu.
İlk sözü çok dikkat çekicidir:
“Ey kavmim! Elçilere uyun.”
Yâsîn Suresi, 20
Bu çağrıda kibir yoktur. Öfke yoktur. Üstten bakış yoktur. O, halkına tepeden konuşmaz. “Ey kavmim” der. Çünkü onları hâlâ kendinden bilir. Onların kurtuluşunu ister.
Ardından şu ölçüyü verir:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadır.”
Yâsîn Suresi, 21
Bu ayet, hakikat yolunun en önemli ölçülerinden biridir. Çünkü menfaatin olduğu yerde ihlas zedelenir. İnsan bazen doğruyu bile kendi çıkarı için kullanabilir. Fakat peygamberlerin ve samimi davetçilerin en büyük özelliği, karşılık beklememeleridir.
Kur’an’ın başka ayetlerinde de peygamberlerin şu sözü tekrar edilir:
“Ben sizden buna karşı hiçbir ücret istemiyorum.”
Çünkü hakikat ticaret değildir. Hakikat bir kazanç kapısı değil, bir kulluk vazifesidir.
İmam Gazâlî’nin ihlas anlayışında da bu hakikat öne çıkar. Amelin değeri, dış görünüşünden çok niyetindeki samimiyetle ölçülür. İhlas çekildiğinde geriye sadece görüntü kalır.
Bugün insanlık çok fazla söz duyuyor. Herkes konuşuyor. Herkes bir şey anlatıyor. Fakat insanların kalbi artık samimiyeti arıyor. Çünkü yapmacık sözler kalbe ulaşmıyor.
Bediüzzaman Said Nursî’nin ihlas vurgusu da aynı noktaya işaret eder:
“Tesir, ihlas ile olur.”
Gerçekten de bazen samimi bir insanın sessiz bir sözü, büyük kalabalıkların gürültüsünden daha etkili olur. Habîb en-Neccâr’ın sözlerinde gösteriş yoktur. O, insanların kendisini sevmesini değil; onların kurtulmasını ister. İşte ihlas budur.
Yalnızlığın İmtihanı ve Hakikat Yolunda Koşmak
Hakikati menfaatsiz şekilde söyleyen insanın karşılaşacağı ilk şey çoğu zaman kabul değil, yalnızlıktır. Çünkü kalabalıklar her zaman doğruyu sevmez. Özellikle de doğru, insanların alıştığı düzeni bozuyorsa…
Habîb en-Neccâr halkının öfkesini biliyordu. Elçilere karşı oluşan düşmanlığı görüyordu. Buna rağmen susturamadı kendini. Çünkü bazen susmak, vicdanın ölümü olur.
Kur’an’ın anlattığı birçok kıssa aslında aynı hakikati tekrar eder. Hz. Nuh yıllarca konuştu ama çok az insan ona inandı. Hz. İbrahim putları kırdığında tek başınaydı. Ashab-ı Kehf toplumlarının baskısından kaçıp mağaraya sığındı. Ashab-ı Uhdûd ateş çukurlarına atıldı. Hz. Musa çoğu zaman Firavun’un karşısında yalnız bırakıldı.
Hakikat yolu çoğu zaman yalnızlıkla başlar. Fakat o yalnızlık, insanı Allah’a yaklaştıran bir terbiyeye dönüşür.
İmam Rabbânî’ye nispet edilen hikmetli bir sözde, hak yolunda yürüyen kişinin en büyük imtihanlarından birinin insanların rızası ile Allah’ın rızası arasında seçim yapmak olduğu ifade edilir.
İnsanların alkışı bazen insanı hakikatten uzaklaştırır. Çünkü nefis sevilmek ister. Kabul görmek ister. Dışlanmaktan korkar. Fakat Habîb en-Neccâr’ın derdi insanların sevgisi değildi. O, Allah’ın rızasını kaybetmekten korkuyordu.
İşte cesaret budur.
Cesaret korkusuz olmak değildir. Hakikati korkuya rağmen savunabilmektir.
Tarih boyunca hakikat uğruna rahatını terk eden insanlar, aynı ruhun taşıyıcısı oldular. Mus‘ab bin Umeyr de bunlardan biriydi. Mekke’nin en rahat gençlerinden biriyken iman etti ve her şeyini kaybetti. Ailesi onu dışladı, rahatı elinden alındı. Fakat o geri dönmedi.
Medine sokaklarında insanlara Kur’an öğretti. Sessizce kapılar çaldı. İnsanlarla oturdu. Konuştu. Sabretti. Ve sonunda Medine’nin kalbi değişmeye başladı.
Tıpkı Habîb en-Neccâr gibi…
Çünkü bazen Allah büyük değişimleri sessiz insanların eliyle başlatır.
Bugün de insanlığın ihtiyacı budur:
Hakikati bilen değil; yaşayan insanlar…
Sadece konuşan değil; fedakârlık yapan insanlar…
Kalabalığa göre yön değiştiren değil; hakikate göre yön belirleyen insanlar…
Habîb en-Neccâr’ın koşuşu aslında her mümine yöneltilmiş bir sorudur:
Sen ne için koşuyorsun?
Dünya için mi?
İnsanların övgüsü için mi?
Yoksa hakikat için mi?
Modern insan sürekli bir şeylerin peşinden koşuyor. Makam, para, görünür olmak, alkış almak… Fakat çoğu zaman nereye vardığını bilmiyor. Ruh yoruluyor, kalp daralıyor, insan kendi içinde kayboluyor. Çünkü insan, fıtratına uygun olmayan yolların sonunda huzur bulamaz.
Habîb en-Neccâr’ın koşuşu ise yönünü bulmuş bir kalbin koşuşuydu. O, Allah’ın rızasına doğru koşuyordu.
İşte bu yüzden onun birkaç adımı, yüzyılları aşan bir hakikat dersine dönüştü. Kur’an onun adını uzun uzun anlatmaz; fakat onun koşuşunu kıyamete kadar okunacak bir ayetin içine yerleştirir.
Çünkü bazen bir insanın samimi bir adımı, bir ömürden daha değerlidir.
Hakikat yolunda yalnız kalan insan aslında kaybetmiş değildir. Çünkü o, doğruyu bulmuştur.
Ve doğruyu bulan insan, artık yönünü kaybetmez.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.