0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
113
Okunma
Zincir
Yazar: Murat Kerem
Sessiz Boyunduruk
İnsan bazen koştuğunu zanneder; oysa yerinde dönüp durur. Gözleri açıktır, yolu geniştir, imkânları bol görünür. Fakat içinde görünmeyen bir ağırlık taşır. Ne ses çıkarır ne de dışarıdan kolayca fark edilir. Yine de adımlarını ağırlaştırır, başını yukarı kaldırır, kalbini aşağı çeker. Ve bir gün insan anlar ki onu tutan şey dünya değildir; kendi içinde kurduğu zincirlerdir.
İnsan çoğu zaman önündeki engelleri aşmaya çalışır; oysa asıl engel çoğu zaman içinde büyüyendir. Dışarıdaki duvarlar görülür, fakat içte kurulan zincirler fark edilmez. Bu yüzden insan ilerlediğini sanırken, aslında kendi etrafında dönüp durur.
Kur’an-ı Kerim bu hâli sarsıcı bir tasvirle haber verir: “Şüphesiz biz onların boyunlarına halkalar geçirdik; bu halkalar çenelerine kadar dayanmıştır; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.” (Yâsîn, 36/8)
Bu halkalar demirden değildir. Kibirden örülür, inatla sertleşir, kinle ağırlaşır. İnsan kendini merkeze koyduğu anda hakikati dışarıda bırakır. Kendi doğrularını mutlaklaştırdığı anda başka hiçbir söze kulak veremez hâle gelir. İşte o zaman boynu eğilmez; aksine yukarı kalkar. Fakat bu yükseliş bir izzet değil, bir kapanıştır. Çünkü baş yukarıdadır ama göz hakikatten uzaktadır.
İnsanın başını yukarı kaldıran her şey onu yüceltmez. Bazen başın yukarı kalkması, kalbin aşağı düşmesidir. Hakikat karşısında eğilmeyen boyun, zamanla kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.
Kibir yalnızca bir düşünce değildir; bir hâl, bir tavır, hatta ruhun derinliklerine sızan bir hastalıktır. İnsan kendini olduğundan büyük görmeye başladığında bu büyüklük hissi bütün varlığına yayılır: oturuşuna, kalkışına, bakışına, konuşmasına… Her hâlinde gizli bir üstünlük arayışı belirir. Kendi etrafında dönen insan zamanla başkalarını küçümsemeye başlar. Başkasının faziletine tahammül edemez. Başkasının güzelliği ona huzur değil, huzursuzluk verir.
İmam Gazâlî kibri, insanın kendini büyük, başkalarını küçük görmesi olarak tarif eder. Bu hâl kalbe yerleşti mi öğrenmenin kapıları kapanır. Çünkü öğrenmek eğilmeyi gerektirir. Eğilmeyen boyun ise hakikate yaklaşamaz.
Hasan el-Basrî ise inadı, insanın hakikati bildiği hâlde ona karşı durması olarak anlatır. Bu artık bilgisizlik değildir; bilinçli bir tercihtir. Cehaletten daha ağırdır. Çünkü bilmeyen öğrenebilir; fakat bildiği hâlde direnen, kendi kalbine perde çeker.
Hazreti Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim, Îmân 147)
Demek ki kibir, küçük bir huy değildir. İnsanın kaderine dokunan, iman yolunun önüne set çeken karanlık bir düğümdür. Küçük görülen bu eğilim, zamanla insanın bütün yönünü değiştirebilir; tıpkı küçük bir kıvılcımın büyük bir yangına dönüşmesi gibi.
İçte Büyüyen Ateş
Kibir tek başına kalmaz. İçte büyür, sertleşir ve zamanla başka bir hâle dönüşür: kin. İnsan kendini büyüttükçe başkalarının varlığı ona dar gelmeye başlar. Başkasının başarısı gözüne batar. Başkasının meziyeti kalbini rahatsız eder. Başkasının iyiliği bile içinde bir ağırlık meydana getirir.
İşte o anda insanın içinde görünmeyen bir ateş yanar. Bu ateş önce sahibini yakar. İnsan çoğu zaman başkasına yönelttiği duyguların kendisini tükettiğini fark etmez. Oysa kin, hedefinden önce sahibini yıpratır.
Kin, kalbin derinlerinde saklanan sessiz bir kor gibidir. Dışarıdan insan sakin görünebilir; fakat içinde sürekli bir hesaplaşma taşır. Başkasının sevinci onu sevindirmez. Başkasının yükselişi ona umut değil, tehdit gibi görünür. Artık mesele yalnızca kendini büyük görmek değildir; başkasını küçük görmeden rahat edememektir.
Bu hâl insanı “ben” etrafında döndürür. Her başarıyı kendinden bilmek, her güzelliği sahiplenmek, her iyiliği kendi hanesine yazmak ister. Olumsuzlukları ise başkalarına yükler. Böylece insan, kendi kurduğu dar bir dünyanın içine kapanır. O dünyada kendisi merkezdir; başkaları ise ancak onun gölgesinde anlam kazanır.
Bir sahabe ahlâkı ise bunun tam tersidir. Abdullah ibn Mesud’a nispet edilen şu dua ne kadar ibretlidir: “Allah’ım! Beni onların zannettiğinden daha hayırlı eyle; bilmedikleri kusurlarımı bağışla; söyledikleriyle beni hesaba çekme.”
İşte tevazu budur. İnsan övgüyle büyümez; övgü karşısında Allah’a sığınır. Çünkü gerçek kulluk alkışla değil, mahviyetle derinleşir.
Fahreddin Râzî hakikatin önünde iki büyük perde bulunduğunu söyler: geçmişin alışkanlıkları ve geleceğin korkuları. İnsan ya geçmişte öğrendiklerine körü körüne bağlanır ya da kaybedeceklerinden korkar. Bu iki perdeye bir de kin eklendiğinde kalp artık hakikati seçemez hâle gelir.
Kur’an bu hâli şöyle tasvir eder: “Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar; gözleri vardır ama onunla görmezler…” (A‘râf, 7/179)
Artık insan görmez değildir; görmek istemez. Çünkü görmek sorumluluk doğurur. Hakikati fark eden insan eski hâlinde kalamaz. Değişmek zorunda kalır. Ve değişmek, nefse en ağır gelen yolculuklardan biridir.
Kapanan Kalp
Ayetler yalnızca boyunduruktan bahsetmez. Önlerine ve arkalarına çekilen perdeleri de haber verir: “Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik; böylece onları sardık; artık görmezler.” (Yâsîn, 36/9)
İnsan artık sadece bağlı değildir; kuşatılmıştır. Görür ama fark etmez. Duyar ama anlamaz. Çünkü mesele gözün görmesi değil, kalbin uyanmasıdır.
İbn Abbas bu tür ayetleri, inkâr edenlerin kalplerinin kapanması olarak yorumlar. Bu kapanış dışarıdan zorla yapılmaz. İnsan kendi tercihleriyle o noktaya gelir. Her reddediş bir perde daha çeker. Her görmezden geliş bir kapıyı daha kapatır. Her kibir bir adım, her inat bir kilit, her kin bir perde olur. Sonunda kalp kapanır.
Kalbin kapanması bir anda gerçekleşmez. İnsan her defasında küçük bir taviz verdiğini zanneder; oysa her taviz onu hakikatten biraz daha uzaklaştırır. Zamanla bu uzaklık normalleşir ve insan kendi karanlığını aydınlık zannetmeye başlar.
Kur’an-ı Kerim insanı sarsan bir soruyla yüzleştirir: “Onların kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24)
Bu soru yalnızca bir tespit değil, aynı zamanda bir uyarıdır. Zira kalbi kilitleyen şey dışarıdan gelen bir kuvvet değil; insanın kendi iç dünyasında büyüttüğü hâllerdir.
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım.” (A‘râf, 7/146)
Bu uzaklaştırılış bir anda gerçekleşen bir kopuş değil, adım adım ilerleyen bir düşüştür. İnsan önce kalbinde küçük bir üstünlük duygusuna yer açar. Sonra bu duygu büyür, karakterine siner, bakışına yerleşir. Artık hakikati aramaz; hakikatin kendisine boyun eğmesini ister.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. İblis “Ben ondan hayırlıyım” dedi. Bu sadece bir söz değildi; bir kırılmaydı. (A‘râf, 7/12)
Bir cümle… ama bir düşüş. Bir kibir… ama ebedî bir ayrılık.
Karun nimeti kendine nispet etti. Bu sadece bir ifade değildi; bir kopuştu. (Kasas, 28/78)
Firavun “Ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi. Bu sadece bir iddia değildi; hakikate karşı mutlak bir inkârdı. (Nâziât, 79/24)
Demek ki kibir küçük başlar; fakat insanı Firavunlaşmaya kadar götürebilir. Önce “ben” der insan. Sonra “ben bilirim” der. Ardından “ben üstünüm” der. En sonunda hakikati bile kendi nefsinin terazisinde tartmaya kalkar.
Bugün de insan aynı yolun eşiğinde yürür. Fark etmeden… sessizce… içten içe… Ekranlar parlar, sözler çoğalır, bilgiler akar; fakat kalp susar. Çünkü kalbi susturan şey çoğu zaman cehalet değil; kibirle büyüyen, inatla sertleşen, kinle kararan iç dünyadır.
Hazreti Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tövbe ederse silinir; devam ederse artar ve kalbi kaplar.” (Tirmizî, Tefsîr 83)
İşte insanın asıl felaketi burada başlar. Zincirini inkâr eder. Perdesini fark etmez. Karanlığını aydınlık zanneder. Kendisini hür sanır; fakat nefsinin etrafında dönüp durur. Başkalarını suçlar. Zamanı suçlar. Dünyayı suçlar. Ama kendi içine bakmaya cesaret edemez.
Fakat bu ayetler insanı yalnızca suçlamaz; ona ayna tutar. Zincirler dışarıda değil, içeridedir. Perdeler gözde değil, kalptedir. İnsan isterse bu zincirleri kırabilir. Ama önce onların varlığını kabul etmelidir.
Çünkü inkâr edilen zincir, en sağlam zincirdir.
İnsan kendi zincirini çoğu zaman kendisi yapar. Kibirle örer. İnatla sıkılaştırır. Kinle ağırlaştırır. Sonra da yürüyemediğine şaşırır.
Oysa kurtuluş uzak değildir. Bir eğiliş kadar yakındır. Bir “ben değilim” deyişi kadar… Bir tövbe kadar… Bir secde kadar…
Zincirler kırılabilir. Perdeler aralanabilir. Kalp yeniden görebilir. Çünkü kalbin kapanması nasıl adım adım gerçekleşiyorsa, açılması da bir yönelişle başlar.
İnsan hakikate döndüğü anda, içinde yıllardır pas tutmuş kapılar aralanmaya başlar.
Ama önce insan şunu kabul etmelidir: Onu tutan şey dünya değil, makam değil, insanlar değil… kendi içidir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.