0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
130
Okunma
Fedakârlık
Yazar: Murat Kerem
İnsan neyi gerçekten sever: Elinde tuttuğunu mu, uğruna vazgeçebildiğini mi? Bu soru, ilk bakışta basit gibi görünse de insanın varlık serüvenine dair en derin hakikatlerden birini içinde taşır. Çünkü insan, çoğu zaman sahip olduklarıyla kendini tanımlar; malıyla, makamıyla, şöhretiyle, çevresiyle, hatta gördüğü itibar ve alkışlarla… Oysa hayatın en çetin imtihanları, insana sahip olduklarını değil; onsuz kalamayacağını sandıklarını sorar. İşte tam burada hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar: İnsan, neyi biriktirdiğiyle değil; neyi, hangi inanç, hangi sevda ve hangi uğur için terk edebildiğiyle değer kazanır.
Aslında mesele, eksilmek değil; eksildikçe çoğalabilmektir. İnsan, yaşattığı kadar büyür.
Fedakârlık, bu yüzden sadece vermek değildir. O, kendinden eksilmeyi göze alacak kadar inanmak; görünmeden yük taşımak; gerektiğinde kendi rahatını başkasının dirilişine feda edebilmektir. Bu yönüyle fedakârlık, dıştan bakıldığında bir eksilme gibi görünse de hakikatte insanın iç dünyasını inşa eden, onu arındıran ve yücelten ilâhî bir terbiyedir. Çünkü fedakârlık, sahip olduklarından vazgeçmek değil; sahip olduklarının seni esir almasına izin vermemektir.
Bugünün dünyası ise bambaşka bir istikamette ilerlemektedir. İnsan, daha çok kazanmanın, daha çok görünmenin ve daha çok sahip olmanın peşinde koşarken; fedakârlık giderek eski bir erdem gibi algılanmakta, yaşatma ideali ise neredeyse unutulmuş bir yücelik gibi silikleşmektedir. Hâlbuki hakikat yolunun omurgasını ayakta tutan şey tam da budur: Kendisi için değil, başkaları için yanabilmek… Kendi huzurundan geçip başkasının karanlığına ışık olabilmek… Ve bütün bunları alkış beklemeden, yalnızca Hakk’ın rızasını umarak yapabilmek.
Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati açık ve sarsıcı bir beyanla ortaya koyar:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ilâhî ölçü, fedakârlığın sınırını değil; aynı zamanda ağırlığını da tayin eder. Çünkü insan, en çok kıymet verdiği şeyi verebildiği ölçüde samimiyetini ortaya koyar. Kolay olan, elden çıkarmakta zorlanmadığını vermektir; zor olan ise gönle dokunanı, kalpte yer etmiş olanı, nefsin sımsıkı tutup bırakmak istemediğini Hak yolunda feda edebilmektir. İşte o zaman verilen şey sadece mal olmaz; insan, biraz da kendinden verir. Ve aslında en büyük imtihan da tam burada başlar.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hakikati yalnızca sözle beyan etmemiş; bizzat hayatıyla ete kemiğe büründürmüştür. Mekke’nin çetin günlerinde O’nun etrafında halka olan ilk mü’minler, fedakârlığın yaşayan misalleri olmuşlardır. Hz. Hatice validemiz (radıyallâhu anhâ), servetini bir emanet bilmiş ve o emaneti Hak yolunda tereddütsüz bir şekilde ortaya koymuştur. O, sadece bir eş değil; sadakatin, metanetin, vefanın ve adanmışlığın sarsılmaz bir timsali olmuştur. Serveti eksildikçe teslimiyeti artmış, imkânı azaldıkça gönlü genişlemiştir. Bu hâl, fedakârlığın sözle değil; kalple, ruhla ve hayatla yazılan tarafıdır.
Fedakârlık sadece mal ile sınırlı değildir. Bazen bir yurdu terk etmektir. Bazen alışılmış bir çevreden kopmaktır. Bazen makamı, itibarı ve konforu geride bırakmaktır. Bazen de insanın kendi nefsine karşı verdiği en çetin mücadeledir. Bu yönüyle hicret, fedakârlığın en derin buutlarından biridir. İşte tam bu noktada fedakârlık, sadece vermek olmaktan çıkar; insanın yönünü değiştiren bir kopuşa ve yeni bir başlangıca dönüşür. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Gerçek muhacir, Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” (Buhârî, Îmân 4) buyurur.
Bu hadîs, hicretin sadece coğrafî bir hareket olmadığını; aynı zamanda bir ruh, bir ahlâk ve bir istikamet değişimi olduğunu gösterir. İnsan bazen bir şehirden değil; kendi nefsinden hicret eder. Bazen bir memleketten değil; gafletten, bencillikten, hevâdan ve günahtan uzaklaşır. İç dünyasındaki karanlıktan Allah’ın rızasına doğru yürüyebiliyorsa, işte orada gerçek fedakârlık başlamış demektir.
Ashâb-ı kirâmın hayatı, bu hakikatin en berrak aynasıdır. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), hicret esnasında bütün malını Allah yolunda sarf etmiştir. Kendisine, “Ailene ne bıraktın?” diye sorulduğunda verdiği cevap, fedakârlığın zirve ifadelerinden biri olarak asırlar boyu dillerde dolaşmıştır:
“Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım.”
Bu söz, sadece bir teslimiyet ifadesi değildir; aynı zamanda mutlak güvenin, sarsılmaz imanın ve hakiki zenginliğin de ifadesidir. Çünkü bazı insanlar malıyla güçlü görünür; bazıları ise imanıyla ayakta durur. Hz. Ebû Bekir’in fedakârlığında bir eksilme yoktur; aksine orada görünen kaybın ardında sonsuz bir doluluk vardır. Zira Allah için veren, hakikatte yitirmez; fânîyi verip bâkîyi kazanır.
Medine’de muhacir kardeşlerine kucak açan Ensar da fedakârlığın başka bir zirvesini temsil etmiştir. Sa’d bin Rebî’nin, kardeş ilan edildiği Abdurrahman bin Avf’a malının yarısını teklif edecek kadar cömert davranması, bu ruhun ne kadar yüce olduğunu gösterir. Abdurrahman bin Avf’ın,
“Allah malını da aileni de sana mübarek kılsın; bana sadece çarşının yolunu göster.”
demesi ise, almaktan dahi haya eden bir ruh inceliğini ortaya koyar. Biri vermenin büyüklüğünü, diğeri almaktan sakınmanın zarafetini temsil etmiştir. İşte İslâm toplumunun mayası, bu yüksek ahlâkla yoğrulmuştur.
Kur’ân bu ruhu şu âyetle ölümsüzleştirir:
“Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9)
Bu, îsâr ahlâkıdır. Yani başkasını kendine tercih edebilme ufku… Bu öyle bir mertebedir ki orada “ben” küçülür, “sen” büyür ve nihayet “biz” doğar. Modern çağın en büyük hastalıklarından biri olan bencilliğin panzehiri de işte budur. Çünkü fedakârlık, insanı sadece veren biri yapmaz; onu kendini aşmış biri hâline getirir.
Nitekim sahabeden biri, evine gelen misafiri doyurmak için kendi açlığını gizlemiş; çocuklarını uyutmuş ve elindeki son imkânı misafiriyle paylaşmıştır. Misafir doysun diye kendisi aç kalmış, nefsini susturmuş, ihtiyacını geri plana itmiştir. Bu hâl, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından övgüyle anılmış ve bu fedakârlığın Allah katında makbul olduğu bildirilmiştir. Bu, sadece vermek değil; nefsini aşabilmektir. Asıl büyüklük de burada gizlidir.
Ancak fedakârlığın en yüksek mertebesi sadece vermek değildir; yaşatmaktır. Kendinden eksilterek başkasını ayakta tutmak… Kendi huzurundan vazgeçerek başkalarının karanlığını aydınlatmak… Kendi rahatını ikinci plana itip başkalarının derdiyle dertlenmek… Ve hatta gerektiğinde başkaları dirilsin diye kendi ömrünü sessizce tüketmek… İşte bu, yaşatma idealidir.
Yaşatmak, kendi varlığını başkasının hayatına umut yapabilmektir.
Yaşatma ideali, insan için en yüce gayelerden biridir: Başkaları yaşasın diye yaşamak… Başkaları ayağa kalksın diye yorulmak… Başkaları karanlıktan kurtulsun diye elindeki mumu eritmek… Bu, peygamberlerin yoludur. Onlar kendileri için değil, insanlık için yaşamışlardır. Dertleri sadece insanların dünyevî refahı değil; kalplerinin dirilişi olmuştur. Bir kandil gibi yanmış, ama etraflarını aydınlatmışlardır.
Kur’ân, onların bu beklentisiz duruşunu şöyle ifade eder:
“Ben bu tebliğime karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi’ne aittir.” (Şuarâ, 26/109)
İşte ihlâs budur: Karşılıksız vermek, beklentisiz yaşamak, alkış beklemeden yürümek, takdir görmese bile doğruda sebat etmek…
Bu yol, tarih boyunca çileyle yoğrulmuştur. Hangi peygamber vardır ki zorlukla imtihan edilmemiş olsun? Hz. İbrahim ateşe atılmış, Hz. Yusuf zindana düşmüş, Hz. Musa yurdundan sürülmüş, Hz. Nuh yıllarca inkâra sabretmiştir. Hz. Zekeriya şehit edilmiş, Hz. Yahya hunharca katledilmiştir. Demek ki hak ve hakikatin yolu çoğu zaman güllerle değil; dikenlerle çevrilidir. Ama sadakat de tam burada belli olur. İnsan, alkışlandığında değil; yalnız bırakıldığında ve zorlandığında kim olduğunu ortaya koyar.
Tarih boyunca bu yolu takip eden büyükler de aynı çizgide yürümüşlerdir. Bediüzzaman Said Nursî’nin,
“Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.”
sözü, yaşatma idealinin ulaştığı zirveyi göstermeye yeter.
Niyâzî-i Mısrî’nin şu sözü, çekilen çilenin iç yüzünü ne güzel ifade eder:
“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.”
Yunus Emre dünyanın geçiciliğini şöyle hatırlatır:
“Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.”
Gerçekten de insanın tutmaya çalıştığı her şey fanidir. Marifet, tutmakta değil; doğru yerde bırakabilmektedir. Fedakârlık da tam burada başlar: Geçici olana değil; ebedî olana yatırım yapabilmekte…
Netice itibarıyla fedakârlık, bir dâvânın yükü değil; onun ruhudur. O ruh varsa, en zayıf görünen hareketler bile zamanla ulu çınarlara dönüşür. O ruh yoksa, en güçlü yapılar bile ilk fırtınada savrulur gider. Hak yolunun yolcusu için mesele, ne kadar aldığı değil; ne kadar verebildiğidir. Çünkü verenler kazanır; kendinden eksilterek başkalarını yaşatanlar yücelir.
Ve yaşatma idealiyle yürüyenler, bedenleri toprağa düşse bile; dokundukları kalplerde yaşamaya devam ederler.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.