2
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
442
Okunma
Bazen bir insanı, canına ve tenine öyle bir yakıştırırsın ki; onu muhafaza etmek, kollamak, esirgemek istersin. Bu hâl, sahiplenmekten ziyade, bilerek yanılmayı göze almaktır. Kusurunu görürsün ama gönül, görmezden gelmeyi marifet sayar.
Derken insan, şimşek çakar gibi sersemleşir. Bir nefeste, ömrünün menkıbelerini anlatacak sözleri sarf ettiğini fark edemez bile. Gönül dili acelecidir; akıl arkadan yetişir.
Karşındakiyle muhabbet bağını kuvvetlendirme gayretin, sana ibret olacağına; paslı tellerle bağlanmış bir saman yığını gibi ezilip geçer. Ne ders kalır, ne hatıra… Sadece yorgunluk.
Umut, hem çok ırak hem pek yakındır. Hava ve su kadar meccani bir anlamsızlığın içinde, kendini hayatın başkahramanı sanırsın. Sonra durup düşünürsün: “Ben hakikaten mesut muyum?” Bu sual, zamanla kalbine gam tohumu eker.
Mazim, bir zamanlar saltanat görmüş bir krallık gibidir; tacı düşmüş, unvanı silinmiştir. Karşımda eksik duran bu adamın hâlâ ne işi var diyememek, işte asıl dert budur.
Ben, sevdiğini yeniden kendine âşık edecek kadınken; yazgı beni aksi istikamete sürükler. Kaybettiklerim, bana savaşçı bir ruh miras bırakmıştır. Elbet özlerim; özlediğimi de şiirle söylerim.
Kimi vakit uçurumdan yuvarlanır gibi olurum; kimi vakit içimdeki nehir dur durak bilmez. Taştıkça taşar, kıyılarıma kendini anlatır. Kavgamı işitilir kılmaktan hicap duymam.
Birini sahiden sevmek, dil ile değil; hâl ile anlaşılır. Renklerle hemhâl olan insanın karanlığa teslim olması yakışık almaz. Zira kalp, akıldan evvel karar verir. Küçücük bir çiçeği fırçayla ilâhî manaya ulaştırmak, büyük bir hünerdir.
Şu hususu vuzuha kavuşturalım: Ne istediğini bilmiyorsan, yol da bilinmez olur. Evvela nura, sonra renklere yönünü çevirmelisin.
Zira en ulvî duygu, birini ivazsız sevmek ve gelip gelmeyeceğini bilmeden intizar etmektir.
Yüzünde beyhude bir tebessüm olmasın. İnançların, üstü çizilmiş hatıralar gibi durmasın. “Bu fenadır, bu iyidir” diye ayırmak, gönül yoksulluğudur. İnsan haddini bilmeli; sevgisini de hissettirmelidir.
“Dünya kimsesizdir” deyip, ruhuna iyi gelen derin duyguları başkasında ararsın. Onunla konuştukça içimdeki uçurumlar büyür. Uzun müddet terk edilmiş bir haneye benzerim.
O hanenin dışı anlatılır; içi saklıdır. Beyaz örtülere bürünmüş eşyalar, toza kesmiş parkeler, eğilmiş perdeler… Merakla mutfağa girince görülür ki, günlerdir atılmamış çöpler birikmiştir. Görürüm ve susarım.
Herkesin cebinde bir benlik hikâyesi taşınır. Kimi toplar, kimi dağıtır. “Keşke”lerle dolu bir küfedir kişilik. Yardım istenmedikçe, kim ne edebilir?
Bu kadar muhabbetle yaklaştığım birinin ansızın çıkıp gelmesi ve hayatımdaki yerini tayin edememek, beni ruhça ezer.
Yıllar yılı bir sokak köşesinde, şapkası ters çevrilmiş bir duldum sanki. Hâllerim perişan, izlerim derin. Sevgisiz kalmış aşklara dair bir filmi, ön sıradan, tek başıma seyrediyorum.
Bilirim; sevgi, çırılçıplak bir yatakta uyumaktan ibaret değildir. Bedensel arzu vakti gelince uyanır; insan insana tamam olur.
Artık anlasın isterim: Benim kaçındığım sembolik hâlleri… Akıl, kalp ve fikri aynı hizada buluşturmanın vakti çoktan geçmiştir.
Bu sebeple, kendimi bir yere yakıştırma gayretini uzaktan seyretmekten yoruldum. Aç bir sokak kedisi gibiyim; elinde kemikten arta kalmış bir sevgi. Bu savaşın galibi yok; yine yalnız ben kalırım.
Kadınlığımın izzeti, reddetmeyi de bilir.
Buna “yeniden kemikten yaratılma” diyelim…
Ve geçelim.
04-02-2025
ist
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.