0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
58
Okunma
Leylim yar!
Bu gün benim bana küs hallerimi sana anlatacaktım. Fakat ilk hangi “ben” kırgınlıklarımı anlatacağım konusunda kafam biraz karışık. Onun toparlanması için güneşin tepeleme doğduğu yerleri değil de gölgenin bir hatun bacağı gibi kusursuz ve bembeyaz bıraktığı yerleri seçiyorum.
Ve okşuyorum sessizliğin okşanması gereken yerlerini. Ne bir ülkenin idaresi bende, ne de çekirdek bir ailenin yaşadığı evin idaresi… Ayaklarının üzerine basan yokluğunu çok birilerine hissettirmemeye çalışıyorum.
Leylim yar!
Mesela taşa toprağa belimi yaslayarak otururum; ayaklarımın ucu gökyüzüne bakıyor. Alacaklarının parmak ucuna öğrettiği üçleri, yedileri, kırkları yazıp siliyor sonra.
Yaklaşık yarım saat önce diyet çayımı içip arkasından küfür çimdiklerini atmışım ulu orta yerlere. Anamın dediği gibi etli butlu bir kadın olmak iyiydi de son zamanlarda moda tasarımcılar sıfır beden üzerine çizimlerini yapıp kumaş katlarını havasız bırakıyorlar.
Yani bacaklarım karga burunlu, basenim ise kemiklerimin üzerine kaçak kat atıyor. Bayılacak kadar açım lakin her şeyi zamanında bırakıyorum ve ait oldukları yerlere…
Leylim yar!
Benim yar!
Çöp kovasının kokudan başı dönemesin diye mutfak balkonunun camını açık bırakıyorum. Şimdi sen diyeceksin ki: “İşine o çöpleri atmıyorsun.” Ağır işliyor bedenimi ayakta tutan kemik parçalarım. Kimsenin olmadığı bir kalbin içinde gezinmek bildiğin gibi kolay iş değil. Vallahi çok zor.
Nefes nefese kaldığın vakit otur bir köşede, az dinlen diyenim yok. “Aşk olsun” diye biraz zamanın nohut gibi suda şişmesi lazım.
Leylim yar!
Fena cinselliğe takmışım ve aşkla pişme yetkisini ocaktan harıl harıl yanan ateşin bana verdiğine göre onu akşam belki sabah bizle baş göz edeceğim.
Hee! Leylim yar!
Üşüyorum.
Kaderimmiş soğuk bir memlekette dünyaya gelmek; sıcaktan başı dönen bulutları hiç tanımıyorum. Ama tanış olduğum güzel şeylerin üzerini çizersem bana ayıp olur. Yağmurun gece içip sabaha baş ağrısı ile uyanan sarhoş hali iyi tanıyordum.
Toprağın gül memeleri iki öksüz çocuğun ağzından dışarı fırlar. O sütler yine toprağın kendi sinesine akardı. Ve kimsenin aç kaldığı falan da yoktu; göz hakkı herkesin işine geliyordu bu dünyada.
Leylim yar!
Sokakların sese sustuğu bir şehirde yaşıyorum. Kuşların başını koyacak yeri yokla var arasında. Ben günde on sefer onlara yem veriyorum. Sen yüzlerce sefer onlara yem verdiğimi düşün.
Çok unutkanım. Senden sonra harfler, sayılar, günler bile iki sokak evimin aşağısında kurulan semt pazarının satıcılarının sesleriyle hatırlanıyor.
Bu gün günlerden cuma. Semt pazarının sevindiğim tarafı, senin de benim de çok sevdiğimiz portakalları almak.
Sana demeden geçemeyeceğim.
Leylim yar!
O gün TV’de izledim. Her güzel canlının nesli tükenmekle karşı karşıyaymış. Ola ki bizim de üstümüze bir tükeniş damgası vurulursa, yeşil gözlü insanları ayaklandır olur mu?
Yine yanık bir aşkın kokusu sardı burun deliklerimi. Ben ona sana duyulan özlem diyorum. Ve sözümü üzgün bitiriyorum.
Birazdan gideceğim. Hiç mezar taşının olmadığı o yere saatlerce bir bardak çayın bitmesini bekleyeceğim. Artık kafenin sahibi de anladı benim seni orada boşuna beklediğimi. Yüzüme bakıp “Bu çay bizden” deyip gider yine yanımdan…
Leylim yar
Senden sonra aşk, pasaklı bir gelinin elinde çay içmeye benziyor. Boğazımda ılıksı bir tat, midemin ağrısı gece vardiyasına gelen bir işçi gibi. Hangi ilaç çare olur, derim de demiyorum.
Ne doğduğum şehirde deniz ne de en ufak bir gölet gördüm. Her seferinde ne oluyorsa oluyor; içimde uzaklara gitmesini istediğim gemilere kaptan olmuşum. Ve aşk fırtınası dineceği yoktu. Sadece bu yüreğim kan ter içinde… kıyıya vuran dalgalar bile elini çekti üstümden.
Oy Leylim yar!
Dün bir ayağı çukurda dost meclisindeydim. Gayet iyi karşılandım. Bir bardak çay hatırı ne kadar diye sorsan kırk yıl değildi. O mekân sahibi gencecik adama masa işgal parası yüz kâğıt ödemem icap etti.
Ve gözlerinin iyi görmediğini söyleyen Ömer babaya, “Olsun, en azından kötülükleri görmüyorsun,” dediğimde, “Sözün hakkını teslim ediyorsun, seni çok severim can kız,” dedi.
Orada okunan bütün şiirler babasız, karın boşluğu yumuşak şiirlerdi. Bu kadar kendini heba eden cümlelere de fena halde kırıldım.
Oy Leylim yar!
Neyleyim ben onu bunu…
Eskilerle pazarlık eden şu kalbime bir mezar taşı bulup başına koymadım. Avuç içine bırakılmış edep, erkân ve yağmur hikâyemiz ortak ya; ıslanıyorum, ıslanıyorum… Kirde mi, yoksa bilindik bir arınma mı, bilemedim.
Oy Leylim yar!
Taksim her zaman obur sokaklarıyla insan yutar gibiydi. Islak kaldırım taşları, üşümekten kaskatı kesilen kızlar, oğlan çocukları gördüm. Ama tanışmıyorum korkularımla. Seni düşündükçe kimlerle olduğunu ve yolun vebalini iki omzuma yükleyip geçtim.
Leylim yar!
Rüzgâr misali hayallerim dağ eteklerinde yutkunur. İnancımın eksikliği… duaların hangisini edeyim ki? İçimde eriyen karların akıbeti belli değil. Bir kış masalı semanın kulaklarına okunuyor; uyumakla uyanmak arasında bir ölümü seçme vakti geldi.
Leylim yar
Soğuk bir örtünün altına saklanmış bütün evren… Her aşk kendi ölüsüne rahmet okuyor. Ben geri dönüyorum, sevgimin başladığı o küçük kasabaya. Ve pembe terliklerimi giyip yün halının üzerinde yürüyeceğim. Annemin küçük kızı olduğumu hatırlattı bu şiir.
Sana ne hatırlattığını, sen bilmekten vazgeçme…
Leylim yar
Kâinat iç gösteriyor bütün kötülüklere. Esmer çocukların ellerinde ekmek, kan beyinlerine sıçrıyor. Sabah olmuş; akşamın karanlığa beli büküldüğü vakitler… Eve dönme telaşı. Anneler damak tatlandıran bir tatlı pişirmiş. “İyi ki geldin” sesi kulaklara duysa da, uzak mesafede herkes birbirine; ondan duyulmuyor. Demek ki o sesler…
Leylim yar
Demir ökçeli trenler şehre girerken ıslık çalmış. Yolcusu keyifsiz barut fıçıları ve gümüş saplı bıçaklar oluyor. Gökyüzünde kuşlardan rol çalan, perçemleri alnına düşmüş uçaklar görünüyor. Hepsi dokuz doğuruyor: varacakları, vuracakları yerleri…
Leylim yar
Koynunda korkusuyla uyuyan çocuklar en çok düşlerime varıp soluklanır. Ve bir karıncanın göğsüne bastırdığı umutların ölmesini istemiyorum. Kaldı ki çocukların ölüsü, diriden sayılmasın…
Leylim yar
Toprağın verimliliğini kan yutarak göstermesinin sebebi bir kalem, bir kötü kelam bu dünyada… Ocakta unutulmuş süt misali öfke taşıyor sokaklara ve caddelere.
Sonrasını soracak olursan daha vahim bir durum: Maktul kimseyi tanımıyor, katiller ise topuklarına basıp kaçmış, başka başka dağlara…
Ah! Leylim yar
Keşke her zamanki gibi aşka, gökyüzüne kaş göz etsem. Ama olmuyor işte; başını beklediği güzellikler alıp başını gidiyor. Kaçak birikiyor insanların nefesi. Bu güzel ülkede gelinin hakları masada; gidenin canı sağ olsun, bakalım…
Leylim yar
Bir kadın ve bir çocuk yanıma alıp gidecek saatleri bekliyorum. Her an iç sesim vuracak sol yanımdan. Ve ölüsüne beş dakika arayla haberleri anneme, babama dinletme…
Onlar çok üzülürler ölümün getirdiği sese, getirdiği seslere…
13-04-2026
ist
zaralıcan
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.