Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Şadiye gürbüz(zaralıcan
Şadiye gürbüz(zaralıcan

Ben ne kadar güzelim ..

Yorum

Ben ne kadar güzelim ..

1

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

169

Okunma

Ben ne kadar güzelim ..


Belli bir yaştan sonra insan, aynaya yalnızca yüzünü görmek için bakmıyor. Orada biraz sabrını, biraz yorgunluğunu, biraz da bunca yıl kendine nasıl davrandığını görüyor. Gençlikte yüz, insana verilmiş bir şeydir; zamanla emek verilmiş bir şeye dönüşür. Aradaki farkı yalnız yaş alanlar bilir. Çünkü gençken güzellik bir rastlantı olabilir, ama yıllar sonra insanın yüzünde duran şey artık yalnızca yüzü değildir; mizacı, terbiyesi, kendine gösterdiği özen, hatta kendini ne kadar affedebildiği bile orada görünür.
Ben yaşım Sivas plakasına yaklaşırken bunu daha iyi anladım. İnsan bir yerden sonra kendini başkalarının gözünden seyretmeyi bırakıyor. Gençken beğenilmek ister insan; güzel bulunmak, fark edilmek, kalabalığın içinde seçilmek… Bunlar yaşın tabiatında var. Sonra bir gün anlıyorsun ki başkasının beğenisi kadar değişken bir şey yok. Bugün güzel bulan yarın görmez, bugün öven yarın susar. İnsan kendini başkasının bakışına emanet ettikçe, biraz eksik kalıyor. O yüzden belli bir yaştan sonra kadın, kendi aynasını kendi eline alıyor. Nasıl göründüğünden çok, kendini nasıl taşıdığıyla ilgileniyor.
Ben hayatım boyunca kendimle kendimi barışık tutmayı bildim. Bu, öyle büyük cümlelerle kurulmuş bir özgüven değil; daha çok küçük kabullerin zamanla büyüyüp insanın içine yerleşmesi gibi. Hiç kusursuz olmadım. Bedene dair ölçülerin kutsandığı çağlardan da geçtim, kendini rakamlarla kıyaslayan kadınların arasından da. Ne bir vitrin bedeni oldum ne de olmaya heves ettim. Ama hiçbir zaman kendimi eksik saymadım. Kusurlarımı geceden suya bırakıp sabah hangi hâle büründüklerini hesap etmedim. İnsan kendini biraz da kurcalamamayı öğrenince huzura yaklaşıyor.
Belki bu yüzden giyinmek benim için hiçbir zaman yalnızca giyinmek olmadı. Kıyafet dediğin şey bazılarının üstüne geçirdiği bir kumaştır, bazılarınınsa kendini anlatma biçimi. Ben ikinci tarafta oldum hep. Moda denen o kalabalık hevesin içinden geçmedim. Bana ne yakışır, hangi renk hangi renkle yürür, hangi kumaş tenime hangi cümleyi kurar; bunu öğrendim. En patlak rengi en soluk olanla yan yana getirip keyifle taşımayı sevdim. Çünkü insan biraz da renk seçimi kadar kendini ele verir. Tek renkle yaşayamam ben. Hayatın kendisi bu kadar katmanlıyken insan niye tek tonda kalsın?
Giyinmek bende biraz mizaca dönüşür. Cenazede başka, düğünde başka konuşur insanın üstündeki kumaş. Yasla neşeyi aynı askıya asmanın görgüsüzlük olduğuna inandım hep. Çünkü giyim biraz da insanın hayata verdiği ciddiyetin dışarıdan görünen biçimidir. Kendim için giyindim ama toplumun içinde nasıl durulacağını da bildim. Kimse için hazırlanmadım, ama bulunduğum yere saygısız da çıkmadım. İnsan bazen yalnızca kendini değil, bulunduğu anı da taşır üzerinde.
Saç meselesi mesela. Bir kadın için saçın ne olduğunu bilenler bilir. Saç yalnızca saç değildir; insanın o gün dünyaya nasıl baktığını anlatır. Topluysa başka, dağınıksa başka konuşur. Bazen bir kuaför emeği ister, bazen ensede aceleyle toplanmış bir dağınıklık daha doğru gelir. Kadın bazen en çok dağınıkken tamam olur. Çünkü her şeyin muntazam olması iyi hissettiğin anlamına gelmez; bazen biraz dağılmak da kendine yakışır.
Makyajı da hiçbir zaman bir örtü gibi düşünmedim. Yüzü saklamak için değil, yüzle konuşmak için vardır biraz. Fırçalarım, tonlarım, aynanın karşısında geçirdiğim o küçük vakitler… Bunlar başkasına hazırlanmak değil, kendime dönmekti biraz. İnsan bazen en çok yüzüne renk verirken toparlar içini. Bir allık, bir ruj, ince çekilmiş bir çizgi… Dışarıdan küçük görünür ama insanın kendi dağınıklığını toplama biçimidir bunlar. Kadın dediğin bazen yalnızca dudaklarına renk vererek günün ağırlığını hafifletir.
Ve koku… En çok orada kendimi bulurum. Çünkü koku, insanın görünmeyen tarafıdır. Bir kadın bazen yüzünden önce kokusuyla hatırlanır. Bunu bilirim. İyi sabunların, temiz tenin, yerinde sıkılmış bir parfümün insana verdiği o görünmez bütünlüğü severim. Kokunun hafızası vardır; birini bir yere, bir mevsime, bir insana bağlar. Bir arkadaşımın kalabalıkta beni kokumdan bulduğunu bilirim. Bu biraz hoşluk, biraz da insanın dünyada kendine ait görünmez bir iz bırakmasıdır.
Yaş aldıkça şunu daha iyi öğrendim: kendine bakmak hafiflik değil, terbiyedir. Kendine özenmek kibir değil, kendini ihmal etmemektir. İnsan yıllar geçtikçe ya kendini bırakır ya da kendine yaklaşır. Ben ikincisini seçtim. Aynaya baktığımda kusur değil emek görmek istedim. Yüzümde geçen yılları değil, o yıllara rağmen kendime nasıl davrandığımı görmek istedim.
Galiba insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik de bu: dünyanın hoyratlığını kendi elleriyle biraz yumuşatmak. Kendine güzel bir sabun almak, iyi bir koku sürmek, saçını düzeltmek, tenine yakışan rengi bulmak… Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Oysa insan bazen en büyük direncini en küçük özenlerle kurar.
Bir yaştan sonra güzellik, yüzle ilgili olmaktan çıkar.
İnsanın kendine gösterdiği sadakate dönüşür.

Çünkü insanı en çok başkalarının ona nasıl baktığı değil, hangi anda nasıl hatırlandığı anlatır. Yıllar boyunca kendime dair kurduğum bütün bu özenin, yalnızca aynada kalan bir şey olmadığını bana bazen başkaları gösterdi. İnsan kendine ne kadar yaklaşırsa, dışarıda da öyle görünür oluyor. Fark etmeden bir iz bırakıyor; bir cümlede, bir benzetmede, bir kalabalığın içinde dönüp aranan bir kokuda.
Bunu bana en iyi anlatan iki anı vardır; ikisi de birbirinden başka ama aynı yere çıkan.
İlki, yazar arkadaşım Mehmet Güzel’in bir etkinlik dönüşü söylediği bir cümledir. Üzerimde tül bir elbise vardı; o hafif, yürüdükçe insanın etrafında başka bir hava kuran cinsten. Saçlarımı özenle toplamıştım, ne fazla gösterişli ne de gelişigüzel. Yalnızca kendime yakıştığı kadar. şehrin kalabalığının içinden geçip çıkmışız, gecenin o dağılmış ama hâlâ üstünde müzik taşıyan saatlerinden biri. Mehmet hoca bir ara dönüp bana baktı, gülümsedi ve dedi ki: “Sen tam Koçgiri kadınının İstanbul versiyonusun.”
İnsan bazen kendine dair uzun uzun düşündüğü şeyi, başkasının ağzından çıkan tek bir cümlede duyar. O söz bana yalnızca hoş bir benzetme gibi gelmedi. İçinde hem geldiğim yeri hem olduğum yeri taşıyan bir tarafı vardı. Koçgiri’nin o sert, dayanıklı, kendini kolay bırakmayan kadınlarıyla İstanbul’un öğrenilmiş inceliği arasında kurulmuş bir cümleydi bu. Bir yanımın hâlâ kökten, topraktan, o eski kadın terbiyesinden geldiğini; öte yanımın ise şehrin içinden geçerken kendine başka bir biçim öğrendiğini anlatıyordu. O gün anladım: İnsan bazen neye dönüştüğünü en iyi, onu dikkatle seyreden birinin cümlesinden öğreniyor.
İkincisi daha küçük ama daha görünmez bir şeydi; belki de bu yüzden daha sahici. Kalabalık bir toplu taşımada, günün sıradan saatlerinden birinde, bir arkadaşımın beni kokumdan bulduğu an. Ne yüzümü görmüş önce ne sesimi duymuş. Kalabalığın içinden geçerken bir an durmuş, etrafına bakınmış. Sonra dönüp bana bunu anlattığında gülmüştük. “Sen burada olmalısın,” demişti kendi kendine, “çünkü bu koku senden başka kimsenin üstünde böyle durmaz.”
İnsan bazen görünmeden de tanınır. Hatta en sahici iz belki de budur. Yüz unutulur, ses karışır, kalabalık insanı birbirine benzetir ama koku öyle değil. Koku, insanın görünmeyen imzasıdır. O gün bana en çok bunu düşündürmüştü o küçük anı. Kendine seçtiğin şeyler bazen senden önce giriyor bir yere; bir koku, bir tavır, bir renk, bir yürüyüş… Ve sen fark etmeden senden bir parça olarak hafızalarda kalıyor.
Belki de bütün bu özenin meselesi tam olarak bu: görünmek değil, iz bırakmak. İnsan kendine ne kadar dikkatle yaklaşırsa, dünya da onu öyle hatırlıyor. Bir benzetmede, bir cümlede, kalabalıkta ansızın dönüp baktıran o tanıdık duyguda. Kendine gösterdiğin özen bir süre sonra yalnızca senin aynanda kalmıyor; başkalarının hafızasında da bir biçime dönüşüyor.
Ben bunu yıllar içinde öğrendim. Kendine bakmak yalnızca kendin için yaptığın bir şey gibi görünür önce. Oysa değil. İnsan kendine nasıl davrandığını fark etmeden dünyaya da öyle görünür kılıyor. Biraz topladığı saçında, biraz seçtiği kumaşta, biraz sesinin tonunda, biraz da ardında bıraktığı kokuda…
Ve galiba insanın asıl zarafeti de tam burada başlıyor:
Bir odaya yalnızca girmekle kalmayıp,
oradan geçtikten sonra da hafifçe hatırlanmakta.

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Ben ne kadar güzelim .. Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ben ne kadar güzelim .. yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Ben ne kadar güzelim .. yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Ahmet ÖRNEK
Ahmet ÖRNEK, @ahmet-ornek2
26.4.2026 21:22:15
Ne güzel bir erdem
tepeden tırnağa kokudan görüntüye
ve bunu bir meziyet saymadan insanın
kendisini tanıması ve kendisine sahip çıkması....
keyifle okudum sen hallerini bacı... var olsun kalemin
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL