5
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
707
Okunma
‘Tarihçiler geri vitese takmış peygamberlerdir’ demiş zamanında filozofun biri. Çok da ters gelmiyor bu düşünce. Peygamber ‘Gidişatınız böyle olursa, hepiniz cehennemliksiniz’ derken ‘Cehennemlik oluşumuzun kısa geçmişi’ tarihçinin konuya yaklaşımı olurdu. Ben de tarihçiyim ve önümde bildiğimiz en eski alfebeyle yazılmış bir metin var. Araştırma ekibimizin on aylık çalışmasıyla yazıyı çözmemizin üzerinden altı gün geçti. Artık enstitüye, yani topluma, bir açıklama yapmamız lazım.
’Ne kadar bakarsan bak, o metin değişmecek’
Suri için hava hoş tabi. Onun alanı Latince gibi modern diller. Şu saatten sonra ‘Kusura bakmayın, Çiçero’yu yanlış anlamışız. Aslında yazılarında bahçe bakımından bahsediyormuş’ diyecek hali yok. Daha geçen ay yayınlanan makalesinde unutulmuş bir manastırdaki katiplerin aralarında şakalaşırken hangi yazım yanlışları yaptığından bahsediyordu. Rahipler sekiz yüz yıl önce enseye tokat, oraya buraya parmak yaparken Çiçero’nun mesajı değişiyor muydu? Tabi ki hayır. ‘ Male Parta Male Dilabuntur’ olsa olsa ‘Male Parta Male Dilanbuntur’ oluyordu, yine her şekilde haydan gelen huya gidiyordu. Ama Kenanca’da öyle miydi?
‘Kenanca’yı çözmeseniz de insanlık çok bir şey kaybetmez’ demişti terbiyesiz ve cahil Suri. Ama üzerine gitmemiştim; öyle güzel gözleri vardı ki. Böyle buğulu bakışa sahip Hintli’ye daha önce denk gelmemiştim. Griye çalan mavi gözleri, koyu renkli teniyle güzel bir tezat yaratıyordu. Bir kaç kere dikkatini çekmek için mavi gömlekle kahverengi pantolon giymiştim ama sonuç alamamıştım. Aradaki bağlantıyı kuramamıştı.
Ben de niye bir Hintlinin Ortaçağ Latincesi çalıştığını anlayamamıştım.
‘Seninle hiç bir ilgisi olmayan bir alandasın. Derdin ne senin?’
‘Sen sanki Kenan ilinde doğdun’
Doğruydu. Ama benim sorumun cevabı değildi. Ben Kenanca çalışıyordum çünkü arkeolojik kazılardan sürekli yeni metinler çıkıyordu. Latince çalışsaydım son bir yüzyılda keşfedilmiş hiç bir şeye denk gelmeyecektim. Şimdi ise Ba’al belamı vermiş, yepyeni bir metnin karşısında oturuyordum.
‘Niye yazılanları bu kadar dert ediyorsun ki? Sen yazmadın, sadece yazılmış olanı okudun’
‘Okuyunca da şeytanı uyandırmış gibi oldum’ Abartıyordum, yazılanlarda şeytandan bahsedilmiyordu. Kendimi ifade etmeye çalıştım:
‘Bak, binlerce yıl boyunca bir sürü kavim ne olduğunu anlamadan bu eski cümleyi duvarlarına kazıdılar, anıtlarına astılar, daha da kötüsü kutsal kitaplarını bu cümleyle açtılar. Şimdi biz çıkıp o cümleyi açıklayacağız.’
Her şeyi çözmemiz için depoda unutlmuş, 2012 kazılarında bulunmuş bir fildişi tarağı temizlememiz yetmişti. Taraktaki yazı o cümlenin en eski haliydi. Daha da önemlisi yazım yanlışı yapılmamış haliydi. Bir noktada artık Kenanca konuşmayan toplumlar cümleye denk gelmiş ama kopyalarken yanlışlık yapmışlardı. Öyle tek bir kelime değil, tüm cümle tanınmayacak hale gelmiş, sonuçta da kimsenin içinden çıkamadığı bir cümle olmuştu.
Yazılanları tekrar okudum. Sonra tüm cesaretimi toplayıp raporumun taslağını yazmaya başladım:
‘‘Bahsettiğimiz kazıda bulunan fildişi tarağın üzerinde cümle Kenanca’nın bilinen en eski metni oldu. Bir sonraki bölümde yazının detaylı çözümlemesini göreceksek de yazılanları kabaca şu şekilde çevirebiliriz: May this tusk root out the lice of the hair and the beard.’’
Pek anlaşılmıyor, değil mi? Boşverin, bazı şeyler anlaşılmaz kalsın. Ne kadar bilmesek o kadar iyi.