Dîbâce
Her seng-i sükût, derûnunda bir sedâ gizler;
Her terk-i visâl, eşiğinde bir intizâr izler.
Zâhirde cübbe-i hâk, bâtında nâr-ı hicrân;
Bir ceyb-i köhne kâfîdir, ömrü yeniden söyler.
Çiviye yıllar önce emanet edilmiş
eski bir omuz duruyordu duvarda.
...
Annem,
bahar dedi mi
önce balkona çıkarırdı o ceketi;
ceplerini değil,
askıda beklemekten ağırlaşan mevsimleri silkelerdi.
Yere toz düşmezdi.
Eve geç kalan akşamlar,
ince ince avlunun taşlarına dökülürdü.
Ben, hepsini rüzgâr sanırdım.
Bir gün, bir şey ararmış gibi
uzattım elimi
çocukluğumun boyunu aşan
o eski ceketin cebine.
Ne anahtar vardı,
ne mendil...
Ne cebinde unutulmuş
bir bozuk para,
ne de
dönmeyi hatırlayan
tek bir delil.
Yalnız...
Eve geç kalan akşamların
kumaşa katlanmış sessizliği,
astarına işlemiş
eski bir bekleyiş
kalmıştı avuçlarımda.
Parmaklarıma,
astarın söküğü değil;
yıllardır
dikilemeyen
bir eksiklik takıldı.
Elimi çektim.
Cep boştu.
Avuçlarım ağırlaştı. EY YAĞMUR DİVANINDAN
A.S.Ş