0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
13
Okunma
Yaşamak…
adı kısa, yükü uzun bir kelime,
dilin söylemeye kolay,
kalbin taşımaya zorlandığı bir hakikat.
Bir insan doğar
ve fark etmez önce neye karıştığını;
ışığa mı, gölgeye mi,
sevince mi, yoksa eksilmeye mi…
Sonra zaman geçer.
Günler birbirine eklenir,
bir ömür sanılır.
Oysa yaşamak,
sadece günlerin toplamı değildir;
içinden geçen fırtınaların
adını koyamadığın sessizliğidir
Yaşamak bazen
bir pencere kenarında susmaktır,
dışarıda hayat akarken
içinde donup kalmaktır.
Bazen de
kalabalık bir masada oturup
hiç kimseye ulaşamamaktır,
herkesin yanında olup
kimsenin içinde olmamaktır.
İnsan en çok
kendi içinde kaybolur.
Bir gün gelir,
kelimeler bile yorulur insanın dilinde,
anlatmak yetmez olur.
Çünkü bazı acılar
anlatıldıkça küçülmez,
büyür.
Ve insan öğrenir:
Her şeyi anlatmak gerekmiyordur,
bazı şeyler
sadece taşınır.
Yaşamak;
bir yanın eksikken bile
tam görünmeye çalışmaktır.
Kırıldığın yerleri saklamak,
gülüşünü yamamak,
“iyiyim” demeyi öğrenmek,
için “değilim” diye bağırırken bile.
Bazen bir isim bile ağır gelir insana,
bir hatıra, bir ses, bir fotoğraf…
Siyah beyaz kalır bazı günler,
renkler çekilir içinden hayatın.
Ve sen
o siyah beyazın içinde
kendi gölgeni ararsın.
Ama yine de…
insanın içinde
inatçı bir şey vardır.
Tam düştüğünde bile
kalkmayı düşünen,
tam bitti dediğinde bile
“belki” diyen bir şey.
İşte yaşamak orada saklıdır.
Yaşamak,
her sabah yeniden başlamak değil sadece,
bazı sabahlar
başlayamasa da devam etmektir.
Bazen bir nefesin bile
bir zafer sayılmasıdır.
Ve insan en sonunda şunu öğrenir:
Hayat hep güzel değildir,
ama yine de değerlidir.
Çünkü her kırık anın içinde
saklı bir ışık vardır,
görmek için biraz daha
dayanmak gerekir.
Yaşamak…
bazen sadece şudur:
Düştüğün yerden
kendine yeniden bakabilmek,
ve “buradayım” diyebilmektir
tüm eksiklerine rağmen.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.