2
Yorum
8
Beğeni
4,5
Puan
77
Okunma
Bir kuyunun dibine düşmüştü akşam.
Kovalar çekildi, ipler çürüdü,
su hâlâ senin yüzünü taşıyordu.
Şehir, terk edilmiş bir terzihaneydi o günlerde.
Sokaklar sökülmüş dikiş izleriyle dolu,
meydanlar yarım bırakılmış bir ceket gibi
rüzgârın omzundan kayıyordu.
Ben içimde büyüttüğüm o karanlığı
bir devlet sırrı gibi sakladım.
Kimse bilmedi.
Kimse görmedi duvarlarımın arkasında
sessizce çalışan yıkım makinelerini.
Geceler pas tutmuş anahtarlar doğuruyordu.
Her biri başka bir kapıya ait,
her biri artık olmayan odalara açılan.
Bir istasyon kadar bekledim seni.
Rayların demir hafızasına kadar.
Uzaklardan gelen her uğultuyu
dönüş sanacak kadar.
Sonra mevsimler değişmedi.
Sadece isimlerini değiştirdi eşyalar.
Masa artık masa değildi.
Bir vazgeçiş biçimiydi.
Pencere artık pencere değildi.
Ulaşamamanın camdan yapılmış şekliydi.
Gökyüzü ise
üzerine yanlışlıkla deniz dökülmüş
eski bir haritaya benziyordu.
Bir gece anladım.
İnsan bazı kayıpları yaşamaz.
Bazı kayıplar insanı yaşar.
Ve içimde senin bıraktığın yer,
terk edilmiş bir maden ocağı gibi
yıllardır kendi karanlığını çıkarıyor.
Şimdi hangi aynaya baksam
camın gerisinde bir yüz değil,
yarım bırakılmış bir çağ görüyorum.
Çünkü bazı gidişler yolculuk değildir.
Bir imparatorluğun sessizce çökmesidir.
Ve ardından gelen sessizlik,
enkazın değil,
taşların altında kalmış zamanın sesidir.
5.0
75% (3)
3.0
25% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.