1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
74
Okunma
Şehir, ayaklarımın altında küçülmüş bir yalan gibi duruyor,
Işıklar titrek, insanlar karınca kadar telaşlı ve anlamsız.
Cebimde buruşmuş bir yalnızlık,
Genzimde ise hiç söylenmemiş sözlerin o keskin, paslı tadı...
Buradayım işte, rüzgarın ıslık çaldığı o uçurumun tam kıyısında.
Zaman, üzerine bastığım bir cam kırığı sanki,
Her saniye biraz daha derine batıyor, canımı yakıyor ama kanatmıyor bile.
Çünkü bilincim çoktan kapanmış damarlarımdan,
Geriye sadece bu ağır, bu yabancı gövde kalmış.
Eski fotoğraflardaki o gülen adama bakıyorum;
Onu tanımıyorum, sanki bir başkasının hayatını gizlice izlemişim yıllarca.
Neden bu kadar ağır gelir bir nefes almak?
Göğüs kafesim, içinde kuş yerine taş taşıyan bir hapishane.
Dünya dönüyor diyorlar,
Ben neden duran bir saatin akrebi gibi çakılı kaldım bu kederde?
Suskunluk, en büyük çığlığımdı benim,
Ama kimse kulak kabartmadı bu sağır edici sessizliğe.
Şimdi bir adım sonrası uçsuz buçaksız bir kara delik,
Tüm soruların cevabı belki orada, belki de hiçbir yerde.
Eldivenlerimi çıkarmışım, hayatın soğuğunu çıplak ellerimle tutuyorum.
Ne bir veda mektubu, ne bir sitem...
Sadece yorulmuş bir yolcunun, yükünü yere bırakma isteği bu.
Gökyüzü bu gece fazla geniş,
Yeryüzü ise her zamankinden daha dar.
İçimdeki öz çoktan uyudu, uyandıramıyorum.
Umut denilen o ince ip, ellerimi kanatarak kayıp gitti avuçlarımdan.
Bakıyorum aşağıya;
Karanlık beni çağırmıyor aslında, sadece varlığım oraya aitim gibi hissediyor.
Ama tam o an, rüzgarın yönü değişiyor sanki,
Yüzüme çarpan soğuk, yaşadığımı hatırlatıyor bir anlığına.
Belki de bu bir son değil,
Sadece her şeyi yakıp yıkma isteğinin verdiği o tuhaf sarhoşluk.
Kıyıdayım.
Eşikteyim.
Kendi karanlığımın içinde, bir kibrit çöpü arayan o adamım hala.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.