1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
197
Okunma
Ne toprak karaydı o gün, ne gök karamsar
Aksine, sonsuz bir mavilikte parlıyordu zaman
Yeryüzü serilmişti boylu boyunca
Hava, taze çayırların kokusuyla bir ayin gibi doluydu
Eski yaraların sızladığı o yerlerden geçerken
Ruhu taştı, döküldü avuçlarına.
Sonbahar gülümsüyordu; tepeler ovaya doğru mahmure
Henüz sararmaya başlamış ormanların omzuna yaslanmış
Gökyüzü baştan aşağı altın bir zırh kuşanmıştı
Kuşlar, her şeye hayat veren o gizli isme yöneldiler
Belki de Tanrı’ya bizi, yani insanı anlatıyorlardı
Kendi kutsal dillerinde, o saf varlıklarda.
Her detayı yeniden dokunmak istercesine aradı gözleri
Pınarın yanındaki o durgun göleti
Bir avuç sadakanın umuda dönüştüğü o eski kulübeyi
Yorgun ve eğilmiş o dişbudak ağacını
Ve aşkın, ormanların derinliklerine saklanan o gizli sığınaklarını
Ruhların bir öpücükle mühürlendiği o ulu gövdeyi.
Unutmuştu her şeyi, ya da öyle sanmıştı
Eski evi aradı, o ıssız bahçeyi
Sokağa açılan o dar kapıyı, yamaçtaki meyve dallarını
Solgun bir hayalet gibi yürüdü,
Attığı her adımda, her ağacın gölgesinde gördü
Artık geri gelmeyecek olan o güzel günleri.
Sevdiği o ormanda bir ürperti gezindi
Hani içimizdeki her teli titreten o ince rüzgar
Aşkı uykusundan uyandıran
Meşeyi sarsıp gülü nazlıca sallayan o nefes
Sanki her şeyin üzerinden gelip geçen evrensel bir ruh gibiydi.
Yerde yatan o yalnız yapraklar
Ayaklarının altında yeniden canlanmak ister gibi çırpınırken
Anladı ki; bahçede koşan kendisi değil
Sadece hatıraların geri gelmez anısıydı.
.
Mustafa yaman
29 kasım 2025
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.