0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
113
Okunma
Orhan’ın kaleminden nostalji..
O zaman sessizce sobanın başına geçiyoruz.
Dışarıda hava erken kararmış. Pencerenin camında buğu var. Sobanın içi kor gibi; üstünde delikli sac, onun üstünde kestaneler…
İlk çat sesi geliyor. Ardından bir tane daha. Çocuk irkiliyor ama gülümsüyor. Çünkü o ses korku değil, müjde.
Baba, sobanın maşasıyla kestaneleri çeviriyor. Anne mutfaktan çay bardaklarını getiriyor. İnce belli bardaklara çay doldurulurken buhar yükseliyor, sobanın sıcağıyla karışıyor. O an ev küçücük ama dünya kocaman bir huzur.
Çocuk dayanamıyor.
“Oldu mu?” diye soruyor.
“Biraz daha sabır,” diyor baba. Kestane bunu sever zaten; aceleyi affetmez.
Sonra biri patlıyor. Kabuk ikiye ayrılıyor, içinden sarımtırak, yumuşak bir kalp görünüyor. Anne gazeteden küçük bir parça koparıp uzatıyor. “Al ama üfle.”
Çocuk üflüyor… yine de parmağı yanıyor.
Canı acıyor ama ağlamıyor. Çünkü o acı bile güzel. Çünkü o an, hatıra oluyor.
Kestaneler paylaşılıyor. En büyüğü misafire, en küçüğü çocuğa düşüyor. Kimse şikâyet etmiyor. Çünkü mesele kestane değil; bir arada olmak.
Yıllar geçiyor.
Sobanın yerini kalorifer alıyor.
Gazetenin yerini kâğıt peçete.
Ama bir gün, bir mutfakta ya da bir balkonda kestane kokusu yükselince…
İnsan bir an duruyor.
Kalbi, fark etmeden çocukluğuna gidiyor.
İşte kestane tam da budur:
Yediğin bir şey değil, hatırladığın bir şeydir.
Orhan Soycan 25/12/2025
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.