4
Yorum
11
Beğeni
0,0
Puan
1232
Okunma
pürüzsüz bir aşk sanıyorduk
bağrımızda yanan ateşi
resimsiz fotoğraflar vardı
içinde gözlerimizin
okyanuslarda arınmış bir yüreğin arzusu
parlıyordu fosforlu yüzünde ayın
porselen gibi
uyduruk bir masalın kahramanları olduğumuzu
merhemi olmayan yaraların açıldığını içimizde
odaların bir bir yıkıldığını
sürüklendiğimiz sözlerden esen fırtınalarla
yazdı çok geçmeden cehennem zebanisi
tenimizi yaka kanata
dudakların kurumuş kıpırtılarında
uçuşturduk duaları ardı ardına
tutunup doyumsuz zamanlara
oysa çözülmüştü ilmeği
bağlanmış bütün dileklerin
ve kurumuştu ağaç
susuz topraklar gibi bereketini yitirmiş sevide
saklı kaldı söylenmemiş düşler
ormanların yarınsız ıssızlığında kayıp yağmurlara
adak edildi bütün yaşlar
uykusuz gecelerin sonsuz zalimliğinde vurgun yerken
ayrılığa yenik düşmüş
gitgide uzaklaştık…birbirimizden
ve dahi kendimizden
neden sonra geçti zaman
aldırmadan yakarılara
umursamadan
ruhun karanlık sokaklarda yok olmasına
sinsi ve sessiz bir o kadar da
şimdi
en saf
en masum
özlem dolu
eve gitmek istiyorum
ama
viraneler bile uzak artık
boynuma vurulmuş yalnızlığımla bana
ve üzerimde
sensizliğin insafsız yorganı
ne gün umurumda
ne gece
aşk benden çekip gidince
“hey sen! gelebilir miyim seninle?
üşüyorum da”
atilla güler