3
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
89
Okunma

Ferit, ağabeyi Cem’in ölümünden sonra onun odasına uzun süre girememişti. Evde herkes bu konuda sessiz bir anlaşmaya varmış gibiydi. Annesi sabahları kapının önünden geçerken gözlerini başka tarafa çeviriyor, babası akşamları eve geldiğinde salondaki koltuğuna oturuyor ve odanın bulunduğu koridora hiç bakmıyordu. Kapı, Cem’in öldüğü günden beri kapalıydı. İçeride duran eşyaların hiçbiri kaldırılmamış, yatağın üzerindeki örtü bile ölümünden önceki gibi bırakılmıştı.
Cem, Ferit’ten yedi yaş büyüktü. Küçükken aralarındaki yaş farkı nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda arkadaş olmamışlardı. Ferit onu daha çok ağabeyinden çok, evin içinde her şeyi bilen ve her konuda bir fikri olan biri gibi görürdü. Cem’in sesinden bazen rahatsız olur, sürekli öğüt vermesine kızar, özellikle arkadaşlarının yanında kendisine karışmasından utanırdı. Buna rağmen başı her sıkıştığında ilk aradığı kişi yine Cem olurdu.
Cem’in en büyük hayali, yıllardır çalıştığı marangoz atölyesinden ayrılıp kendi dükkanını açmaktı. Bunu sık sık anlatırdı. Küçük bir dükkanı olacaktı. Büyük ve gösterişli bir yer istemiyordu. İçinde kendisinin yaptığı masaların, sandalyelerin ve dolapların bulunduğu, kapısından içeri giren insanların talaş kokusunu duyacağı bir yer hayal ediyordu. Babaları yıllarca bir fabrikada çalışmış, emekli olduğunda elinde hiçbir şey kalmamıştı. Bu yüzden Cem, kendi işinin sahibi olmak konusunda inatçıydı.
Ferit üniversiteyi bitirip şehir dışında işe başladığında Cem dükkan açmak için para biriktiriyordu. Her telefonda konu dönüp dolaşıp yine buna gelirdi. Ferit bazen ağabeyinin bu hayaline gerçekten inanıp inanmadığını anlayamazdı. Çünkü Cem’in elindeki para hiçbir zaman yeterli olmuyordu. Bir taraftan kira, bir taraftan ev masrafları, annelerinin ilaçları ve hayatın başka küçük ama bitmek bilmeyen giderleri vardı.
Bir yaz akşamı Ferit birkaç günlüğüne eve geldiğinde ikisi evin önündeki eski sandalyelere oturmuşlardı. Cem o gün her zamankinden daha neşeliydi. Uzun zamandır görmediği bir dükkanın sahibini sonunda ikna etmiş, birkaç ay içinde boşalacak olan küçük bir dükkan için anlaşmıştı. Henüz anahtarı almamıştı ama sanki içerideki her şeyi çoktan yerleştirmiş gibi konuşuyordu.
Ferit onun heyecanını izlerken gülmüş ve, Sen önce şu dükkanı bir aç da, açılışa gelmezsem darılma, demişti.
Cem, gelmezsen küserim, diye cevap vermişti.
Ferit şaka yaptığını düşünerek, tamam, tamam ne olursa olsun gelirim demişti.
Cem bir süre ona bakmıştı. Sonra gülümsemiş ve, Sadece gelmeyeceksin, demişti. İlk gün kapıyı sen açacaksın.
Ferit, “Neden ben? diye sormuştu.
Çünkü insan bazı şeyleri tek başına yapmamalı.
O akşam konu orada kapanmıştı. Ferit birkaç gün sonra yeniden çalıştığı şehre dönmüş, hayatına devam etmişti. Aradan aylar geçmiş, telefon konuşmaları azalmıştı. Cem dükkan için hazırlık yapıyor, Ferit ise kendi işinde yoğunlaşıyordu. Bir süre sonra Cem’in dükkanı tutmak için gereken paranın büyük bölümünü tamamladığını öğrendi. Geriye yalnızca birkaç işlem ve resmi evrak kalmıştı.
Dükkanın anahtarını almasına on gün kala Cem bir trafik kazasında öldü.
Ferit haberi aldığı gece eve nasıl geldiğini daha sonra hiç hatırlamadı. Hatırladığı tek şey, annesinin evin girişindeki duvara yaslanmış hali ve babasının, hayatında ilk kez gördüğü kadar yaşlı görünmesiydi. Cem’in cenazesi kaldırıldıktan sonra evin içindeki herkes başka türlü yaşamaya başladı. Annesi günlerce doğru dürüst konuşmadı. Babası, Cem’in adının geçmesine tahammül edemiyor, en küçük şeyde öfkeleniyordu. Ferit ise birkaç hafta sonra yeniden işine dönmek zorunda kaldı.
Hayat, hiç kimse hazır olmadığı halde devam etmişti.
Aradan yaklaşık iki yıl geçtiğinde bir gün Ferit’in telefonuna tanımadığı bir numaradan mesaj geldi. Mesajı gönderen kişi, Cem’in anlaşma yaptığı dükkanın eski sahibiydi. Adam, Ferit’in numarasını annesinden aldığını yazıyordu. Uzun süre Cem’i beklediğini, ölüm haberini çok sonra öğrendiğini söylüyordu. Dükkan yıllardır boş duruyordu. Kendisi artık yaşlandığı için satmaya karar vermişti ve eğer aileden biri hala ilgileniyorsa, önce onlarla konuşmak istemişti.
Ferit mesajı okuduğunda uzun süre cevap vermedi.
O akşam annesini aradı. Dükkandan söz ettiğinde telefonda sessizlik oldu. Annesi sonunda, “O konu kapandı oğlum,” dedi. “Cem gitti. Onunla birlikte o dükkan da gitti.”
Ferit, annesine karşı çıkmadı.
Fakat telefonu kapattıktan sonra yıllar önce evin önünde ağabeyiyle yaptığı konuşma aklına geldi. “İlk gün kapıyı sen açacaksın,” demişti Cem.
Ferit o gece uyuyamadı.
Ertesi gün dükkanın bulunduğu mahalleye gitti. Küçük, eski bir sokaktaydı. Yanındaki dükkanların çoğu değişmiş, bazıları kapanmıştı. Kapının üzerinde yılların tozu birikmişti. İçeri girdiğinde boş duvarlardan ve çıplak zeminden başka hiçbir şey görmedi. Buna rağmen, Cem’in yıllarca anlattığı dükkanı ilk kez gerçekten görmüş gibi oldu.
Eve döndüğünde babası onu bekliyordu. Annesi konuşmuştu.
Ne işin var o dükkanla? diye sordu babası.
Ferit, Bir bakmaya gittim, dedi.
Bakıp ne yapacaksın?
Ferit cevap vermedi.
Babası sesini yükseltti. Cem’in ölümünden sonra ilk kez onun adı açıkça söylenmişti.
Bitti o iş. Bırak artık. Ölmüş bir insanın peşinden hayat kurulmaz.
Ferit o güne kadar babasına karşı hiç sesini yükseltmemişti. Fakat o an içinde biriken şeyin ne olduğunu kendisi de anlamadan konuştu.
Ben onun peşinden hayat kurmaya çalışmıyorum, dedi. “Ona verdiğim bir sözü tutmaya çalışıyorum.”
Babası uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını çevirip odadan çıktı.
Ferit, dükkanı satın almaya karar verdiğinde çevresindeki herkes bunun yanlış olduğunu düşündü. İşini bırakmadı ama bütün birikimini ve yıllardır kenarda tuttuğu parayı bu işe yatırdı. Annesi günlerce onunla konuşmadı. Babası kararını değiştirmesi için uğraştı. Arkadaşları, hiç bilmediği bir işe girdiğini, duygularıyla hareket ettiğini söylediler.
Belki haklıydılar.
Ferit marangoz değildi. Cem kadar elinden iş de gelmiyordu. İlk birkaç ay boyunca yaptığı hiçbir şey istediği gibi olmadı. Dükkanın tadilatı uzadı. Ustalarla anlaşamadı. Parasının yetmeyeceğinden korktuğu günler oldu. Birkaç kez kapıyı kilitleyip eve dönmek ve her şeyi olduğu gibi bırakmak istedi.
Her defasında aklına aynı konuşma geliyordu.
İnsan bazı şeyleri tek başına yapmamalı.
Ferit, dükkanı tek başına açamayacağını o zaman anladı. Cem’in yıllarca birlikte çalıştığı eski ustasını buldu. Adam emekli olmuştu. Ferit, onu dükkana çağırdığında önce kabul etmek istemedi. Sonra Cem’in hayalinden söz edilince uzun süre sessiz kaldı.
Bir hafta sonra dükkana geldi.
Ardından Cem’in eski iş arkadaşlarından biri daha geldi. Sonra bir başkası. Hiçbiri Ferit’in yaptığı şeyi başından beri doğru bulmamıştı belki, ama dükkanın içinde çalışmaya başladıklarında herkesin Cem hakkında anlatacak bir hikayesi olduğunu fark etti.
Aylar sonra dükkan hazırdı.
Açılış günü büyük bir tören yapılmadı. Ferit bunu istemedi. Sokak boyunca bayraklar asılmadı, davetiyeler bastırılmadı. Sabah erkenden dükkana geldi. Annesi ve babası da gelmişti. Babası kapının karşısında sessizce duruyordu.
Ferit, dükkanın önündeki kilide bakarken yıllar önce verdiği sözü düşündü. O gün bunu söylerken, ağabeyinin açılışta yanında olmayabileceğini hiç düşünmemişti. İnsan verdiği bazı sözlerin bir gün böyle ağırlaşabileceğini bilemiyordu.
Anahtarı cebinden çıkardı.
Annesine baktı. Kadının gözleri dolmuştu.
Sonra babasına döndü.
Babası başını hafifçe eğdi.
Ferit kapının önünde birkaç saniye bekledi. Yıllar boyunca zihninde taşıdığı o anın böyle olacağını hiç düşünmemişti. Cem yanında olmayacaktı. İçeri girdiklerinde onu karşılamayacaktı. Yapılan ilk masayı göstermek için heyecanla konuşmayacaktı.
Ama Ferit o anda şunu anladı: Bir insanın yokluğu, onunla ilgili her şeyin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Bazı insanlar öldükten sonra geride bir ev, birkaç eşya ya da eski fotoğraflar bırakmazdı yalnızca. Bazen bir sorumluluk bırakırlardı. Bir cümle, yarım kalmış bir iş ya da yıllar önce söylenmiş basit bir söz, yaşayan insanın hayatında hiç beklemediği kadar büyük bir yer kaplayabilirdi.
Ferit anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı.
İçeri ilk adımı attığında arkasında annesinin ağladığını duydu. Babası ise hiçbir şey söylemedi. Bir süre sonra Ferit’in yanına geldi, dükkanın içinde dolaştı ve duvara asılmış küçük tabelaya baktı.
Tabelada yalnızca iki kelime yazıyordu:
Cem’in Yeri.
Babası uzun süre o yazıya baktıktan sonra Ferit’in omzuna elini koydu.
Bunu tek başına yapmışsın, dedi.
Ferit başını salladı.
Hayır diye cevap verdi ve ekledi ben sadece kapıyı açtım.
O gün Ferit için önemli olan dükkanın açılması değildi. Ne kadar para kazanacağını, işlerin nasıl gideceğini ya da insanların bu karar hakkında ne düşüneceğini de artık önemsemiyordu. Yıllar önce, bir yaz akşamında, ağabeyine verdiği sözü yerine getirmişti.
Belki o söz yüzünden hayatı zorlaşmış, belki yanlış kararlar vermiş, belki de birçok insanın anlamadığı bir yükü yıllarca taşımıştı. Ama bazı şeylerin hesabı başkalarının ölçüsüyle yapılmıyordu.
İnsan bazen bir sözü, onu verdiği kişi artık karşısında olmadığı halde tutardı. Karşılığında teşekkür beklemez, takdir edilmek istemez, yaptığı şeyin doğru bulunmasını da önemsemezdi. Çünkü o söz bir başkasına verilmiş olsa bile zamanla insanın kendi vicdanına dönüşürdü.
Ferit o gün dükkanın kapısını açarken ağabeyini geri getirmediğini biliyordu. Hiçbir şeyin onu geri getirmeyeceğini de.
Fakat bazı kayıpların ardından yapılabilecek tek şey, geride kalanı olduğu gibi kabul etmek değildi. Bazen insan, kaybettiği kişinin yarım bıraktığı bir yere elini uzatır ve onun yapamadığını tamamlamaya çalışır.
Bu, geçmişi geri getirmezdi.
Ama insanın geçmişine verdiği sözü tutmasını sağlardı.
Ve belki de hayatta bazı sözlerin değeri tam olarak buradaydı. Söylenirken kolay görünen, fakat zamanı geldiğinde insanın omuzlarına ağır bir yük gibi çöken o sözler, yerine getirildiğinde yalnızca verilen kişiye değil, onu tutan insana da bir şey kazandırırdı.
Ferit, o gün dükkanın kapısından içeri girerken ilk kez yıllardır taşıdığı yükün hafiflediğini hissetti.
"Unutmayın ki, bazı sözler, yerine getirildiği gün sona ermezler, aksine o sözler, insanın kim olduğunu o gün ortaya çıkartır."
*
Mehmet Demir
27824
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.