2
Yorum
14
Beğeni
0,0
Puan
182
Okunma

2026 yılı kapıyı öyle bir çaldı ki sanki dünyaya uğursuzluğunu, destursuzluğunu saçmak için fırsat kollarcasına... Sonumuz hayrolsun demekten başka bir şey gelmiyor elden.
Yaklaşık 11 yıl önce vefat eden Danimarkalı kütüphane müdürümüz Espen’in koltuğunu, pırıl pırıl enerjisiyle henüz 40’lı yaşlarında olan Linde adında bir kadın devralmıştı. Geçen hafta sevgili arkadaşım İrene ile yaptığım telefon görüşmesinde, o gencecik müdürün de hayatını kaybettiğini öğrendim. İnsan yaş aldıkça kendini acıya alışır sanıyor ama olmuyor işte olmuyor. Öyle bir kahırlandım ki anlatamam. Nisandan bu yana gözlerimi dolduran her damla yaşın göz pınarlarımı tuhaf bir biçimde yaktığını hissediyorum. Sanki damarlarım gözlerimin akına zehir zerk ediyor. Dokusu öyle derin, öyle başka bir acıyla kavruluyor ki.
İrene telefonda, “Kütüphanede Linde için küçük bir anma töreni düzenleniyor,” deyince hiç tereddüt etmeden helalleşmeye gittik. Fakat kütüphaneye adım attığımda ikinci şoku yaşadım. Yıllardır uğramadığım kompleksin içindeki o üç katlı mekân gitmiş, yerine bulunduğu sinema bölümünün yanına sıkıştırılmış bir mekân gelmişti. “Nereye gitti onca kitap, ne oldu bu koca mülke?” derken konu derinleşti. 40 dakika süren anma töreninin akabinde Sagene’de bir kafeye geçip oturduk ve sohbet, son dönemde Kanada merkezli “Zoom Books” isimli bir şirketin ne haltlar karıştırdığına kadar geldi.
Google’a danıştığımda, kendisini kamuoyuna “sürdürülebilirlik odaklı bir kitap geri dönüşüm ve bağış organizasyonu” olarak tanıtan bu şirket, meğer bambaşka bir ajandanın peşindeymiş. Dünya çapındaki haberlerde olsun, sahafların paylaştığı bilgilerde olsun, Zoom Books’un ikinci el kitapçılardan baskısı tükenmiş eserleri toplu halde topladığı, bunları LLM yani büyük dil modelleri için veri kazıma ve eğitim malzemesi olarak kullandığı öğrenilmiş.
Hatta İspanya’daki bazı sahaf dükkânlarının ellerinde kalan uzun süredir alıcı bulamayan, özellikle Katalanca kitaplara yönelik aniden beliren olağan dışı siparişler gerçekleşmiş. Benzer şekilde Almanya, ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya’daki sahaflardan da tek seferde binden fazla kitap içeren büyük çapta toplu alımlar yapılmış. Bu Zoom Books ise kendi resmi web sitesinde çevreci söylemlerin arkasına saklanıp yapay zekâ eğitimiyle ilgili tek bir açıklama dahi yapmıyormuş.
Düşünsenize gece yarısı saat 03:00... Telefonunuza art arda gelen sipariş bildirimleriyle uyanıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, raflarda kendi halinde keşfedilmeyi bekleyen, dijital evrene henüz sızmamış hazineler kapış kapış gidiyor. "Ulan yoksa koleksiyoncular dükkânı keşfetti de zengin mi oluyorum?" sevinciyle gözler faltaşı gibi açılıyor tabii. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Çünkü siparişleri veren ne bir kitap kurdu ne de gerçek bir okur. Karşınızda veri açlığı çeken, internetteki metinleri tüketip bitirmiş yapay zekâ devlerinin piyonu: Kanada merkezli Zoom Books!
Yani yapay zekâ efendileri internetteki tüm dijital veriyi silip süpürdükten sonra “Bize daha fazla malzeme lazım!” diyerek gözünü bir de gariban sahaflara dikmiş. Ama dertleri öyle herkesin peşinde koştuğu ilk baskılar falan değil, bilakis 1970 sonrası basılmış döneminin emeğini taşıyan bir tarım kılavuzu, usta ellerden çıkmış teknik bir el kitabı veya mütevazı bir yayınevinin bastığı henüz yazarının adı bile duyulmamış özel denemeler. Tek şart, yeter ki internette dijital kopyası bulunmasın.
İşin asıl kafayı yedirtip mide bulandıran kısmıysa sipariş teslim edildikten sonra start veriyor. O canıım ciltler giyotinlerin altında acımasızca kesilip yaprak yaprak ayrılıyor, ardından yüksek hızlı tarayıcılara fırlatılıp saniyeler içinde birer dijital koda dönüştürülüyormuş. Nihayetinde dokunduğun, kokladığın, kenarına not düştüğün o somut yaşanmışlık işi bitince tak diye geri dönüşüm çöplüğünü boyluyormuş. Bayağı bayağı ciltleri giyotinle kesip taradıktan sonra çöpe atıyorlar. Dijital verisi alındıktan sonra fiziksel nesne “gereksizmiş”. Yani dijital kopyasını aldınız diye binlerce yıllık kitap kültürü çöp olsun he mi.
İçimizden biri Fahrenheit 451 dediğinde önce bir durdum. Çünkü Bradbury’nin distopyasında itfaiyeciler kitapları yaksın diye eğitilmişti, hatırlarsınız. Bradbury o zaman sansürden, insanların cehaleti kendi rızasıyla seçmesinden dem vuruyordu hani. Bugün ise durum daha trajikomik. Adamlar bilgiyi unutturmak için değil de yapay zekâlarına yedirip ölümsüzleştirmek için kitap imha ediyor. Vay be hele oburluğa! Güya niyet kutsal, ama sonuç aynı vahşet. O tek nüshanın, o yaşanmışlığın geri dönüşü olmayan şekilde yok edilmesi ne demek ya hu. Bradbury’nin dünyasında insanlar kitapları kaybetmemek için zihinlerine ezberliyordu. Filmini de izlemiştim. Bunlar da makineler belleklerine kazısın diye köküne kibrit suyu döküyor kitapların.
Sahaflar başta ellerinde bekleyen hazineleri elden çıkardıkları için hafiflemiş hissettiler belki ama işin rengi çoktan değişti. Bu düpedüz barbarlık değil de nedir? Dijital barbarlık! Bilginin ruhunu ve dahi kitapların kokusunu, yaşanmışlığını yok ederek yerine ruhsuz bir PDF bırakmayı “ilerleme” diye yutturmak. Vay anam, ne günlere kaldık vaay. Her geçen gün, ama her geçen gün eskiyi bu kadar sefilce arayacağım aklımın ucundan geçmezdi.
Bir kitabın değeri içindeki harf diziliminden ibaret değil. Kâğıdın, o dokunun da bir ruhu var. Teknolojiye düşman değiliz elbet ama sırf üç beş algoritma daha akıllı olacak diye kültür miraslarının kıyma makinesinden geçirilmesine de eyvallah diyecek halimiz yok. Ama yapacak bir şey de yok ve işte acı olan da bu zaten.
Veri açlığınızı gidin başka yerde doyurun. Çekin o koca kafanızı, kirli zekânızı kitaplarımızdan. Hadi içimden geçenler bana kalsın, abchjklhjkl !
/ yüRekTen
Ph. r.t.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.