23
Yorum
33
Beğeni
0,0
Puan
1280
Okunma


Aşağıdaki incelemeyi sayfama taşımaktan mutluluk duyuyorum.
Kitabımı bu denli dikkatle okuyan, emeğime değer veren, kimi zaman kısa ve öz uyarılarıyla, çoğu zaman yapıcı eleştirileriyle beni besleyen bir Ayşegün Korkmaz’ın varlığından ötürü kendimi ziyadesiyle şanslı hissediyorum.
Yazdıklarımı sizin gözünüzden okumak içimi ferahlattı, zira tam da ihtiyaç duyduğum o tarafsız ve nesnel bakış açısını cömertçe sundunuz.
Artık kalemimi tanıyorsunuz. Bu incelemenizde yer verdiğiniz tek bir cümleyi dahi heba etmeyeceğimden emin olabilirsiniz.
Dimağınıza, emeğinize sağlık. Ayağınıza taş değmesin.
Zamana Karşı Kalbin Tanıklığı: Rukiye Taşkın’ın Çok Parçalı Hafıza Evreni
İnceleme — Ayşegün Korkmaz
Bazı kitaplar okurunu ait olduğu türün sınırlarından önce bıraktığı duygu ile karşılar. Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine işte böyle bir kitap. Onu yalnızca “Denemeler ve Şiirler” başlığı altında konumlandırabilmek güç. Çünkü Rukiye Taşkın’ın metinleri çocukluk hatıralarından göç belleğine, gündelik hayatın küçük ritüellerinden kadınlık deneyimlerine, Kuzey’in soğuk coğrafyasından şiirin vicdanına kadar geniş bir alanda dolaşıyor. Bu yazı kitabın şiir kısmını dışarıda bırakarak düzyazı metinlerin kurduğu içsel evrene odaklanıyor.
Mart 2026’da Edebiyatist Yayınevinden çıkan kitabın en güçlü yanı soyut duyguların somut bir iz, koku, nesne ya da sahneyle buluştuğu yerlerde belirginleşiyor. Bir yara izinin çocuklukla konuşması, nane kokusunun kuşaklar öncesine uzanması, aynada kendine yeniden bakan bir kadının sessizce toparlanması, kutup gecesinde iki ruhu birbirine bağlayan kırmızı ip... Bütün bu imgeler Taşkın’ın yazı evreninde zamanı bedende, hafızada, evlerde, kokularda ve kelimelerde birikmeye devam eden, canlı bir tanıklığa dönüştürüyor.
Bu nedenle Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine klasik anlamda bütünlüklü bir deneme kitabından ziyade çok parçalı bir yazı evreni gibi okunabilir. Yazar kimi zaman lirik bir iç sesle, kimi zaman anı anlatıcısının sıcaklığıyla, kimi zaman kurgu sahnelerle, kimi zaman da toplumsal meselelere bakan daha doğrudan bir dille kendi hafıza coğrafyasını kuruyor.
“Tefeyyüz” başlıklı giriş metni kitabın şiirsel kapısını aralıyor. Yazmak yazar için tek başına bir anlatma eylemi değil; rahme, mağaraya, dil öncesi güvenli yuvaya dönme arzusudur. Bu yüzden metinlerde düşünce çoğu zaman imgenin ardından gelir; kalp, kış, perde, ışık, ölüm ve çocukluk kitabın düşünsel haritasını kurar. İlk bölümde yer alan “Seçimler” ve “Sevgili Ben” de bu hattı sürdürür. İlki “Gel” ve “Dur” seslerinin yarattığı gerilimle cesaret ve eylemsizlik arasındaki varoluşsal eşiği görünür kılarken ikincisi yazmayı benliğin kendi dar kafesinden çıkma, kendine yeniden ulaşma çabası olarak ele alır. “Unutma: Yazmak zincirlerini kıran bir eylem, kendi labirentinde yeni kapılar aralayan bir cesaret yolculuğudur.” (s.14)
Kitaba adını veren “Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine” yazısı zaman, hafıza ve kayıp etrafında kurulan lirik düşünce evreninin merkez metinlerinden biridir. Burada zaman takvimin bir mekanik akışından ibaret değildir; “sözleri silen, sesleri yutan, görüntüleri usulca solduran bir el”dir. (s.15) Yazar bu eksilme duygusunun karşısına şiiri ve yazıyı koyar. Çünkü kelimeler zamanın boğduğu gerçekleri yeniden su yüzüne çıkarabilecek, kırılgan fakat dirençli bir imkân gibi görünür. Bu yüzden kitapta yazı kendini ifade etmenin ötesine geçer; kaybolana tutunmanın, unutulmuş olanı yeniden çağırmanın ve fanilik karşısında içsel bir direnç kurmanın yolu hâline gelir.
Kitabın en sahici damarlarından biri çocukluk ve aile belleğine tutunan anı metinlerinde beslenir. “Karaincirlik”te çocuğun incir sütüyle bileğine adının baş harfini kazıması ilk bakışta küçük bir çocukluk yaramazlığı gibi görünür. Ancak metin ilerledikçe bu iz bedene yazılmış bir kimlik işaretine dönüşür. Çocuğun, “Bir gün beni kaybederseniz bu izden bulursunuz,” sözü (s.172) yıllar sonra yetişkin anlatıcının kaybolmuşluk duygusuyla birleşir. Böylece yara izi geçmişten kalan fiziksel bir belirti olmaktan çıkar; zamanın, çocukluğun ve kaybolan benliğin bedendeki tanıklığı olarak mühürlenir.
“Geçmişin Çağıltısında Nane Kokulu Sıçrama” ise kuşaklararası hafıza damarını güçlü biçimde taşır. Bahçeden toplanan nanenin kokusu anlatıcıyı çocuklukta babaannesiyle yaptığı Lüleburgaz yolculuklarına, iki kadının mutfak kapısı ardında paylaştığı yaslara ve Balkan göçünün aile belleğinde bıraktığı derin izlere götürür. Metnin merkezinde göç, eş kaybı, körlük ve annelik korkusu içinden geçen Ürke Hanım’ın hayatta kalma iradesi vardır. Yazarın “sıçrama” diye adlandırdığı bu hamle acının içinde donup kalmak yerine, acıdan bir varoluş gücü çıkarma imkânı şeklinde ortaya çıkar. “Acı çekmeyi bisiklet tepesinden düşerek diz kapaklarında açılan yaralardan damlayan kan zanneden o kız çocuğu büyüyordu sessizce, kapı arkasında terleyen bir gecede.” (s.42)
Taşkın’ın edebiyatla kurduğu ilişki de kişisel hafızanın içinden geçer. “Emily Dickinson İzleğinde Bir Kurbağa Öpüşü”nde Dickinson bir inceleme yazısının konusu olmaz; kütüphane arşivinde rastlanan eski bir kitap, yere düşen sararmış bir sayfa, Anita’yla paylaşılan geç kalmış bir öğün ve ilkbahar rüzgârına açılan teras aracılığıyla anlatıcının iç dünyasına bağlanır. Böylece edebiyat salt okunan bir metin değil, insanın kendine benzeyen uzak akrabalarını bulduğu gizli bir yakınlık alanına dönüşür.
Kitapta kadınlık iki farklı yazı biçimiyle ele alınır. “Kadınlık, Meta ve Eril Tahakküm: Bir Paradoks” kadın bedeninin tarihsel ve güncel tahakküm biçimlerini kavramsal bir dille tartışırken “Gülümseyiştir Doksan Derece” aynı meseleyi bir kadın karakterin gündelik yorgunluğu, aynaya bakışı, geçmiş özlemi ve kendi iç gücünü hatırlaması üzerinden öyküleştirir. Bu iki farklı mercek üzerinden kadınlık hem toplumsal bir sorun hem de bireysel bir iyileşme ve kendine dönüş deneyimi olarak belirir.
Kişisel hafıza zaman zaman kamusal acıyla da kesişir. “Savaş Şiiri Öldüremez” adlı metin savaşın mekanik ve ruhsuz dili karşısında şiiri bir vicdan alanı olarak konumlandırır. Haber bültenlerinin rakamlara indirgediği yıkımın karşısına şiirin duyma, yas tutma ve tanıklık etme gücü konur. Bu metinde şiir estetik bir türle sınırlı tutulmaz; öldürülenlerin adını, susturulanların sesini ve insanlığın yaralı hafızasını taşıyan bir direnç biçimine dönüşür.
Kitabın daha gündelik ve sakin damarında ise küçük ritüeller öne çıkar. “Bir Patinin Ardında Bıraktığı İz”de Gizmo adlı köpekle kurulan bağ anlatıcının sevgi ve iyilik anlayışını dönüştüren bir eşik olarak ele alınır. “Vınnn Vınnn”da pazar gününün ritmi, bahçeden toplanan üzüm yaprakları, nane kokusu, vişne kompostosu ve denize gitme hazırlığı anlamın büyük varoluşsal eşiklerle sınırlı kalmayıp gündelik hayatın küçük sevinçlerinde de kurulabileceğini gösterir. “Büyük cümlelere hiç gerek yok,” (s.152) düşüncesi kitabın içinde farklı bir bakış açısı yaratır.
“Kök Bölgeden” dizisi kitabın Norveç’e içeriden bakan sosyal eleştiri damarını temsil eder. Yazar Kuzey’in refah, düzen ve mutlulukla özdeşleşen dış imgesinin ardında kalan ekonomik sıkışmayı, yüksek yaşam maliyetlerini ve görünmeyen yoksulluğu gündelik hayat ayrıntılarıyla görünür kılar. “Kök Bölgeden-I” alt başlıklı yazıda bu eleştirel ton İstanbul çocukluğuna ait soba ve okul anılarıyla domatesi tane tane alma zorunluluğunu Yeşilçam mizahına bağlayan canlı bir anlatımla dengelenir. Bu sayede metin bir refah devleti eleştirisini aşarak göçmen bakışının iki coğrafya arasında kurduğu karşılaştırmalı bir hafıza niteliği kazanır.
Kuzey kitapta sosyal eleştirinin yanı sıra masal ve mitolojiyle de yer bulur. “Kutup Gecesi’nin Kırmızı Hattı” İskandinav folkloru ve kutup gecesi atmosferi içinde kurulan bir aşk ve bekleyiş hikâyesidir. Ritva ile Matti’nin kırmızı ip üzerinden kurduğu bağ aşkın zamana, ölüme ve mitolojik karanlığa karşı direnen kırılgan, fakat inatçı hattına dönüşür. Bu metin kitabın kurguya yaklaşan yanını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.
“Bülent ve Rahşan Ecevit ile 15 Dakika” ise kişisel hatırayı kamusal hafızayla buluşturan metinlerden biridir. Çocuklukta babadan gelen bir kitabın bellekte bıraktığı iz yıllar sonra Ecevit çiftiyle yaşanan kısa karşılaşmayla aynı duygu çizgisinde birleşir. Ecevit çifti metinde politik bir tartışmanın nesnesi olmaktan çok tevazu, nezaket ve halkla kurulan sahici temas üzerinden hatırlanan ahlaki figürlere dönüşür.
Denemeler kısmının Rahşan Ecevit’e adanmış bir şiirle kapanması kitabın iki ana damarını birbirine bağlar: anlatı ve şiir, hatıra ve ağıt, kişisel tanıklık ve lirik ses.
Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine bütün bu farklı yönleriyle okurdan türler arası geçişlere açık bir dikkat talep ediyor. Kimi yazılar lirik iç konuşmaya, kimileri anıya, kimileri öyküye kimileri ise toplumsal eleştiriye yaklaşıyor. Ancak bu çok parçalı yapının içinde ortak bir merkez var: Zamanın içinde kaybolup gitmesinden korkulan ne varsa yazar onu kalbin, hafızanın ve kelimelerin tanıklığına emanet ediyor. Taşkın’ın en etkili metinleri de tam bu noktada beliriyor. Hayatın soyut acıları, sevinçleri ve kayıpları yara izine, nane kokusuna, aynaya, kırmızı ipe ya da çocukluktan kalma bir sese bağlanıyor. Bütün olarak bakıldığında kitap bize geçmişi geri getiremeyeceğimizi, fakat geçmişe tanıklık etme biçimimizin bugün de içimizdeki insanı kurmaya devam ettiğini hatırlatıyor.
—
Tefeyyüz
Kitabın Önsözü — Rukiye Taşkın
Doğumla birlikte dışarı fırlatılmış, ayrılmış, koparılmış bir çocuktum. Kalem elime geçtiğinde yeniden o ılık, sessiz göle gömüldüm: Dilin henüz icat edilmediği, ismin manasızlaştığı, salt nabzın ve titreşimin egemen olduğu o ilk yuvaya. Henüz “ben” olmayan, sadece var olan o bölünmemiş bütünlüğe.
Yazmak, anne rahmine dönebilmenin dünyada kalmış son kapısıydı; ışığın henüz günahla tanışmadığı karanlık mağaram. Kimsenin beni görmediği, yargılamadığı, üzerime isimler yaftalamadığı yegâne sığınak. Orada mutlak bir güven içinde çırılçıplak kalırım; çünkü henüz kimse beni dünyaya getirmemiştir.
Orada babaannemin karanlığında titreyen turnagözlü mum ışığı, dedemin ceviz ağacının serinliğinde daldığı ebedî uyku, Mango’nun ıslak tüylerinde asılı kalan yağmur kokusu ve Gazze semalarında süzülen kuyruklu uçurtmaların henüz parçalanmamış umudu bir arada durur. Hepsi, dilin keskin bıçağından, tarihin kirinden azade, tertemiz bir saflıkla korunur.
Yazmak, aynı zamanda ölümle kurduğum en uzun, en samimi flörtümdür. Her kelimeyle biraz ölür, her kelimeyle yeniden doğarım. Yazmasam, o ilk ayrılığın dayanılmaz acısını taşıyamazdım; o kesik çoktan yutmuştu beni. Yazmasam, bu amansız dünyaya “evet” demek zorunda kalırdım.
Yazarken aynı anda hem anne olurum hem çocuk; hem doğuranım hem doğan, hem göbek bağını kesen hem o bağla yeniden bağlanan. Kanlı, salyalı, bazen çığlık çığlığa bazen sessiz ve derinden; ama mutlaka canlı olarak çıkarım gün ışığına.
İşte bu karalamalar, o çıkışların izidir. Mağaramın derinliklerinden kopardığım birkaç sıkışmış an, özümden sızan birkaç nabız kırıntısı.
Rukiye Taşkın ( / yüRekTen ) Hakkında
Tabiatın kış uykusundan doğrulduğu bir 18 Mart günü dünyaya merhaba dedi. 1986 yılında İstanbul’un sıcaklığını yanına alıp Norveç’in sükûnetine uzanan bir göç hikâyesi başlattı. Kimliğini bu iki zıt kutbun füzyonuyla inşa etti. Bu süreçte şiir, deneme ve öykülerle nefes aldı. Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine adlı kitabında hayatın telaşlı akışındaki huzurlu durakları ölümsüzleştirmeye çalıştı. Yazmaya ve pervasızca çiçek açmaya devam ediyor.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.