6
Yorum
21
Beğeni
0,0
Puan
585
Okunma

2026 yılı kapıyı öyle bir çaldı ki sanki dünyaya uğursuzluğunu, düstursuzluğunu saçmak için fırsat kolluyor... Sonumuz hayrolsun demekten başka bir şey gelmiyor elden.
Yaklaşık on bir yıl önce vefat eden Danimarkalı kütüphane müdürümüz Espen’in koltuğunu, o zamanlar henüz kırklı yaşlarında olan, pırıl pırıl bir enerjiyle gelen Linde adında bir kadın devralmıştı. Geçen hafta sevgili arkadaşım İrene’yle yaptığım telefon görüşmesinde, o genç müdürün de artık aramızda olmadığını öğrendim. İnsan yaş aldıkça acılara karşı nasır tutacağını, kayıplara alışacağını sanıyor. Ama olmuyor işte, hiç olmuyor. Öyle bir kahroldum ki anlatamam. Üstüne üstlük, nisan ayında yaşadığım kardeş kaybından bu yana döktüğüm her damla yaşın göz pınarlarımda tuhaf bir yanmaya dönüştüğünü hissediyorum artık. Sanki damarlarım gözlerimin yuvalarına zehir zerk ediyor. Önceki kayıplardan çok farklı, bambaşka bir acıyla kavruluyorum.
İrene telefonda, “Kütüphanede Linde için küçük bir anma töreni düzenleniyor,” deyince hiç tereddüt etmeden gittik etkinliğe. Fakat kütüphaneye adım attığımda ikinci şoku yaşadım. Yıllardır uğramadığım kompleksin içindeki o üç katlı görkemli mekân yok olmuş, yerine sinema salonunun yanına sıkıştırılmış küçücük bir alan gelmişti. “Nereye gitti onca kitap, ne oldu bu koca mülke?” derken konu derinleşti. Kırk beş dakika süren anma töreninin ardından Sagene’de bir kafeye geçip oturduk. Sohbet dönüp dolaştı, son dönemde Amerikan Anthropic ile Kanada merkezli “Zoom Books” şirketlerinin ne haltlar karıştırdığına kadar geldi.
Düşünsenize, gece yarısı saat üç... Telefonunuza art arda gelen sipariş bildirimleriyle uyanıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki raflarda kendi hâlinde, keşfedilmeyi bekleyen, dijital evrene henüz sızmamış hazineler kapış kapış gidiyor. “Yoksa koleksiyoncular dükkânı keşfetti de zengin mi oluyorum?” sevinciyle gözler fal taşı gibi açılıyor tabii. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Çünkü siparişleri veren ne bir kitap kurdu ne de gerçek bir okur. Karşınızda veri açlığı çeken, internetteki metinleri tüketip bitirmiş yapay zekâ devlerinin piyonları duruyor: Anthropic, Zoom Books!
Zoom Books’u ben de ilk defa duyuyordum. Google’da arattığımda, kendisini kamuoyuna “sürdürülebilirlik odaklı bir kitap geri dönüşüm ve bağış organizasyonu” olarak tanıtan bu şirketin, meğer bambaşka bir ajandanın peşinde olduğu ortaya çıktı: İkinci el kitapçılardan baskısı tükenmiş eserleri toplu hâlde toplayıp bunları büyük dil modelleri için veri kazıma ve yapay zekâ eğitim malzemesi olarak kullanıyorlarmış. Üstelik dertleri herkesin peşinde koştuğu ilk baskılar falan değil, bilakis 1970 sonrası basılmış, döneminin emeğini taşıyan bir tarım kılavuzu, usta ellerden çıkmış teknik bir el kitabı ya da mütevazı bir yayınevinin bastığı, yazarının adı bile duyulmamış özel denemeler. Tek şart, yeter ki internette dijital bir kopyası bulunmasın.
Gerek dünya çapındaki haberlerde gerekse eski kitap satan dükkânların paylaştığı bilgilerde bu işin boyutu da gözler önüne serildi: İspanya’daki bazı sahaflarda, bilhassa Katalanca kitaplara yönelik aniden beliren olağan dışı siparişler gerçekleşmiş. Benzer şekilde Almanya, ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya’daki kullanılmış kitap satıcılarından da tek seferde binden fazla kitap içeren büyük çaplı toplu alımlar yapılmış. Bir de ticari gizlilik sözleşmelerinin arkasına saklanıp bu alımların yapay zekâ eğitimiyle ilgisine dair net bir açıklama yapmaktan kaçındıkları belirtiliyor. Yani adamlar internetteki tüm dijital veriyi silip süpürdükten sonra, “Bize daha fazla malzeme lazım,” diyerek gözlerini bir de gariban sahaflara dikmiş durumda.
İşin asıl kafayı yedirtip mide bulandıran kısmı ise sipariş teslim edildikten sonra başlıyor. Örneğin, Anthropic’in Project Panama operasyonunda o canım ciltlerin giyotinlerin altında acımasızca kesilip yaprak yaprak ayrıldığı, ardından yüksek hızlı tarayıcılara fırlatılıp saniyeler içinde birer dijital koda dönüştürüldüğü artık kanıtlanmış durumda. Nihayetinde dokunduğun, kokladığın, kenarına not düştüğün o somut yaşanmışlık, işi bitince tak diye geri dönüşüm çöplüğünü boyluyor. Ciltler taranıp bir bir imha ediliyor. Dijital verisi alındıktan sonra fiziksel nesne “gereksiz” sayılıyor. Yani sırf dijital kopyasını aldınız diye binlerce yıllık kitap kültürü çöp mü olsun şimdi?
İçimizden biri Fahrenheit 451 dediğinde önce bir durdum. Çünkü Bradbury’nin distopyasında itfaiyecilerin kitapları yakmak üzere eğitildiğini hatırlarsınız. Bradbury o zaman sansürden, insanların cehaleti kendi rızasıyla seçmesinden dem vuruyordu. Bugünse durum çok daha trajikomik. Adamlar yapay zekâya yedirip dijitalleştirmek adına kitap imha ediyorlar. Vay be, hele ki oburluğa bak! Güya niyet kutsal ama sonuç aynı vahşet. O tek nüshanın telafisi imkânsız şekilde yok edilmesi ne demek ya hu? Bradbury’nin dünyasında insanlar kitapları kaybetmemek için zihinlerine ezberliyordu. Filmini de izlemiştim vaktiyle. Buradaki ürperti ise makinelerin belleklerine kazınması uğruna kitapların köküne kibrit suyu dökülmesi.
Sahaflar başta, ellerinde bekleyen hazineleri elden çıkardıkları için belki bir an hafiflemiş hissettiler, ama işin rengi çoktan değişti. Bu düpedüz barbarlık değil de nedir? Dijital barbarlıktır! Bilginin ruhunu, kitapların taşıdığı kolektif kültürel mirası yok ederek yerine ruhsuz bir PDF bırakmayı “ilerleme” diye yutturuyorlar. Vay anam, ne günlere kaldık... Her geçen gün geçmişi bu derece sefilce arayacağımız kimin aklına gelirdi.
Bir kitabın değeri içindeki harf diziliminden ibaret değil ki. Kâğıdın, o dokunun, zamana direnen o kokunun da bir ruhu var. Teknolojiye düşman değiliz elbet, ancak sırf üç beş algoritma daha akıllı olacak diye kültür miraslarının kıyma makinesinden geçirilmesine de eyvallah diyecek hâlimiz yok. Gelgelelim, elimizden bir şey de gelmiyor ya, işte en acı olanı da bu.
Veri açlığınızı gidin başka yerde doyurun. Çekin o koca kafanızı, kirli zekânızı kitaplarımızdan.
Hadi içimden geçenler de bana kalsın, abchjklhjkl!
/ yüRekTen
Ph. r.t.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.