9
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
504
Okunma
İnsan, kendini aynada gördüğü günden beri unuttu toprağı.
Önce yüzünü tanıdı. Sonra adını. Ardından soyunu, sınırlarını, bayraklarını, unvanlarını...
Ellerine baktı; taş yontabildiğini gördü. Ateşi taşıyabildiğini gördü. Şehirler kurabildiğini gördü.Sonra bütün bunların arasında aynı göğe bakan bir serçeyle kardeş olduğunu unuttu.
"Oysa dünya hiçbir canlıya kimlik sormadan dönüyordu."
Güneş, sabah olurken hangi pencerenin müslüman, hangisinin hristiyan, hangisinin ateist olduğunu bilmez.
Yağmur, düştüğü toprağın hangi milletten olduğunu merak etmez.
Rüzgâr, hangi dilde dua edildiğini anlamaya çalışmaz.
Bir ağacın gölgesi, altında oturanın inancını sorgulamaz.
Deniz, kıyısına vuran çocuğun ten rengini seçmez.
Çünkü hayatın tabiatı budur.
Sessizdir.Cömerttir. ve adildir.
Ama insan ayrım yapmayı öğrendi.
Önce korktu farklı olandan. Sonra korkusuna isim verdi.
Sonra o isimlerden dinler, ırklar, üstünlükler, aşağılıklar, düşmanlıklar ve duvarlar ördü.
Her tuğlada biraz daha küçüldü kalbi.
Duvarlar yükseldikçe ufku daraldı.
İnsan, adaletin içine kendisini koyduğu gün teraziyi bozdu.
Bir zamanlar aynı ateşin çevresinde üşüyen insanlar vardı.
Şimdi aynı gezegende birbirlerinin soğuğuyla ısınıyorlar.
Bir annenin göz yaşını diğer anneninkinden daha farklı sayıyorlar.
Oysa gözyaşı tuzludur.
Oysa gözyaşı acıdır.
ve acının ve tuzun milliyeti yoktur.
Bir kurşun, vurduğu bedenin hangi bayrağa sarıldığını bilmez.
Bir bomba, hangi çocuğun hangi dili konuştuğunu bilmez.
İnsan...
Belki de bu dünyanın en büyük imtihanıydı.
Çünkü hiçbir canlı kendisine verilen aklı bir başkasını küçültmek için kullanmadı.
Hiçbir geyik, ormanın kralı olduğunu ilan etmedi.
Hiçbir kartal, göğe en yakın uçtuğu için gökyüzünü sahiplenmedi.
Hiçbir nehir, geçtiği topraklardan vergi istemedi.
Hiçbir çiçek, rengini başka bir çiçeğin solmasına borçlu olmadı.
Ve hiçbir yıldız, daha parlak görünmek için yanındaki yıldızın ışığını söndürmeye çalışmadı.
Bunu yalnızca insan yaptı.
Kendine "akıllı" dediği günden beri.
Oysa dünya, insan gelmeden önce de dönüyordu.
İnsan gittikten sonra da dönmeye devam edecek.
Demek ki vazgeçilmez olan biz değiliz.
Öyleyse nedir bizi bu kadar kibirli yapan?
Bir avuç toprak olacak bedenimiz mi?
Bir gün başkasının yaşayacağı evlerimiz mi?
Bir gün başkalarına kalacak olan mevkilerimiz mi?
Adımız unutulunca anlamını yitirecek unvanlarımız mı?
Yoksa mezar taşlarımızın üzerine kazınacak birkaç harf mi?
Sahi..
Bir karıncayı ezdiğimiz gün çocuklarımıza merhameti hangi yüzle anlatacağız?
Bir ormanı keserken gölgesini hiç tanımayacak torunlarımızdan nasıl helallik isteyeceğiz?
Denizleri kirleten ellerimizle balıkların sessizce ölümünü hangi mahkemede savunacağız?
Gökyüzünü dumana boğarken, kuşların göç yollarını kimden çaldığımızı düşündük mü hiç?
Bir ağacı devirirken, onun içinde yuvasını taşıyan kaç hayatı da devirdiğimizi hesapladık mı hiç?
Bir arının yok oluşuyla soframızdaki rızkın arasındaki bağı gerçekten anlayabildik mi?
Hiç durup şunu sorduk mu kendimize:
Biz yeryüzüne gerçekten medeniyet mi getirdik, yoksa yalnızca daha büyük yıkımlar mı inşa ettik?
Savaşlardan söz ediyoruz.
Peki hiç toprağın tarafını dinledik mi?
Üzerine düşen her bedenin ağırlığını taşıyan toprak, acaba hangisini düşman gördü?
Yağmur, hangi ülkenin üzerine daha az yağdı?
Rüzgâr, hangi annenin ağıdını daha değersiz buldu?
Ölüm, hiç pasaport kontrolü yaptı mı?
Bir çocuğun çığlığı hangi dilde daha az acıdır?
Bir annenin gözyaşı hangi dinde daha az tuzludur?
Bir babanın feryadı hangi coğrafyada daha hafiftir?
...
Kendimize "insanlık" diyoruz.
Öyleyse neden bir çocuğun açlığı bir annenin çığlığı dünyanın öbür ucundaysa içimizi acıtmıyor?
Neden telefonlarımızı şarj etmeyi, vicdanımızı diri tutmaktan daha çok önemsiyoruz?
Neden bir ağacın kesilişini birkaç saniyelik görüntü olarak izleyip hayatımıza devam edebiliyoruz?
Neden bir hayvanın can çekişmesini seyreden gözlerimiz, kendi evladımızın korkusunu düşünmüyor?
"Gerçekten ne zaman bu kadar alıştık başkasının acısına?"
Ne gariptir ki, bir karıncanın yuvasını bozarken hiç düşünmeyen insan, kendi evinin yıkılışında adalet arar.
Bir kuşun yuvasını kesen balta, gün gelir kendi çatısına dayanır.
Merhamet parçalanamaz.
Vicdan seçici çalışmaz.
Bir yerde eksilen şefkat, başka bir yerde büyüyen felaket olur.
Evrenin görünmeyen matematiği budur.
Çünkü iyilik de kötülük de daire çizer ve sonunda sahibine döner.
Bir gün son kuş sustuğunda sabahı hangi şarkıyla karşılayacağız?
Son nehir kuruduğunda hangi musluktan vicdanımızı yıkayacağız?
Son arı öldüğünde çocuklarımıza baharı hangi kitaptan göstereceğiz?
Son ağaç kesildiğinde nefes alacak ciğerimizi hangi fabrikada üreteceğiz?
Ve son çocuk, gökyüzünde gerçek bir yıldız yerine yalnızca ekran ışıkları gördüğünde...
Ona kaybettiğimiz göğü nasıl tarif edeceğiz?
...
Belki de kıyamet; gökten ateş yağması değildir.
Belki de kıyamet;
Bir çocuğun ağlamasının bizi rahatsız etmemesi...
Bir kuşun susmasının dikkatimizi çekmemesi...
Bir ağacın devrilmesini haber bile saymamamız...
Bir annenin feryadını birkaç saniye sonra unutmamızdır.
Belki de kıyamet, insanın vicdanını kaybettiği gün çoktan başlamıştır.
...
ve düşün...
Bugün senden başka herkes sustu.
Mahkeme kuruldu.
Hâkim zamandı.
Şahit rüzgârdı.
Toprak konuştu.
Deniz konuştu.
Orman konuştu.
Kuşlar konuştu.
Çocuklar konuştu.
Öldürdüğün nehirler...
Yok ettiğin binlerce canlının barınağı ormanlar...
Korkuttuğun hayvanlar...
Ağlattığın insanlar...
Hepsi tek tek ayağa kalktı.
Sana yalnızca bir soru sordular:
"Biz senden ne istemiştik?"
O soruya verecek bir cevabın var mı?
Ve sonra ikinci soru geldi:
"Dünya sana emanet edilmişti..
Sen onu senden öncekilerden mi ödünç aldın, yoksa çocuklarının geleceğinden mi çaldın?"
Üçüncü soru ise hepsinden daha ağır.
"Sen yaşarken kaç can senin yüzünden eksildi?
Kaç can senin sayende nefes aldı?"
İşte insanın gerçek hesabı belki de burada başlayacak.
Ne banka hesapları açılacak o gün...
Ne diplomalar...ne makamlar...ne alkışlar.
Yalnızca tek bir bilanço önüne konacak:
Senden sonra dünya, senden önceki dünyadan daha merhametli miydi?
Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla "Evet." diyemiyorsak belki de henüz yaşamayı değil, yalnızca hayatta kalmayı öğrenmişizdir.
...
Biz bu evin sahibi değiliz.
Misafiriyiz.
Bir sincabın koştuğu dalda onun da hakkı vardır.
Bir balığın yüzdüğü denizde onun kadar misafiriz.
Bir kelebeğin konduğu çiçek, yalnızca bizim güzellik anlayışımız için açmaz.
Dağlar bizim fotoğraflarımız için yükselmedi.
Çiçekler yalnızca koklayalım diye açmadı.
Kuşlar yalnızca sabahlarımızı güzelleştirmek için ötmedi.
Belki de bütün uygarlık tarihinin en büyük yanılgısı buydu:
Kendimizi merkeze koyduk.
Oysa merkez sandığımız yer yalnızca egomuzdu.
Kâinat ise merkezsizdi.
Yıldızlar birbirini ezmeden parlar.
Galaksiler birbirinin ışığını kıskanmaz.
Nehirler denize ulaşmak için birbirini boğmaz.
Toprak, üzerinde yürüyen milyarlarca canlıyı aynı sabırla taşır.
Belki yeniden başlamanın yolu çok büyük devrimlerden geçmiyor.
Belki bir kuşa su bırakmaktan geçiyor.
Belki bir çiçeği okşamaktan
Belki yere düşen ekmeği öpmekten.
Belki yaşlı bir ağacın gövdesine yaslanıp onun bizden daha uzun zamandır yaşadığını hatırlamaktan.
Belki bir çocuğun sorusunu acele etmeden dinlemekten.
Belki hiçbir karşılık beklemeden bir yabancının yükünü taşımaktan.
...
Günün sonunda hepimiz aynı akşamın içine yürüyeceğiz.
Aynı göğün altında yorulacağız.
Aynı toprağın kokusuna dönüşeceğiz.
Bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız bütün isimler, bütün unvanlar, bütün sınırlar, bütün üniformalar, bütün servetler ve bütün öfkeler, toprağın sessizliğinde aynı renge dönüşecek.
Ölüm, herkesi aynı sessizlikte eşitleyecek.
Çünkü yaşamak, yalnızca nefes almak değildir.
Yaşamak; başka hayatların da yaşayabilmesine razı olabilmektir.
ve günün sonunda geriye tek bir soru kalacaktır:
"Yeryüzünden geçerken, yalnızca insan olmayı mı başardık, yoksa gerçekten canlı olmanın, aynı göğün altında kardeş olmanın hakkını verebildik mi?..
"Bize emanet edilen o canı, incitmeden incinmeden taşıyabildik mi?"
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.