16
Yorum
46
Beğeni
5,0
Puan
1093
Okunma

Şiir, dilin içerisinde kendine ait bir egemenlik alanı kuran, rasyonalitenin sınırlarını zorlayan bir sızıntıdır.
Bir meyvenin tadındaki zevk, biçim ve renk ne ise, bir şairin dizelerindeki duyuş rengi de odur.
Kimse bir narı portakalın kuralına uymadığı için suçlayamazsa, hiçbir kalem de bir başkasını kendi estetik koordinatlarına uymadığı için "şiir dışı" ilan edemez. ’’Şiirde doğru yoktur, sahicilik vardır. ’’
Sahicilik ise herkesin kendine özel çıkış kapısıdır.
Şiir üzerine konuşmak çoğu zaman şiirin kendisini yazmaktan daha çetrefilli bir iştir.
Çünkü şiir, tanımı yapılmak istendikçe sınırlarını genişleten, kurallara bağlanmak istendikçe o kuralları bozan bir sanattır. “Renkler ve zevkler tartışılmaz” sözü şiir için belki de en çok yakışan sözlerden biridir. Ama mesele burada bitmiyor. Eğer her şey göreceliyse, o zaman “şiir nedir?” sorusunun hiçbir ortak cevabı yoktur manası ortaya çıkıyor.
Türk edebiyatında da dünya edebiyatında da bu soruya kesin bir yanıt verilmemiştir, daha doğrusu verilememiştir.
Çünkü şiir, yalnızca teknik bir yapıdan ziyade aynı zamanda şairin dünyayı algılama biçiminin dile dökülmüş hâlidir.
Bu yüzden her şiir, biraz da şairin kendisidir.
Kaynaklara göre;
Ahmet Haşim, şiiri anlaşılmak için değil, duyulmak üzere düzenlenen sessiz bir şarkı olarak görür.
’’Şiir bir hikaye değil sessiz bir şarkıdır. Şiirde anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir.’’ der.
Yani anlamı berraklaştırmak, şiirin o büyülü buğusunu yok etmektir.
Paul Valéry şiirin bir "dil içinde dil" olduğunu savunur. Ona göre şiir, yürümek (bir amaca varmak) değil, dans etmektir (ritmin kendisi olmaktır).
Türk ve dünya edebiyatında başlangıçta dışlanan, hor görülen ama sonra kendi ekolünü kuran isimler;
Nâzım Hikmet:
Nâzım Hikmet, Rusya’dan döndüğünde getirdiği serbest nazım ve fütüristik yaklaşımla Türk şiirinde tam bir deprem yarattı.
Neden Dışlandı? O dönemin şiiri hece vezni ve klasik kalıpların mutlak hakimiyeti altındaydı. Nâzım’ın merdiven basamağı şeklindeki dizeleri ve "trrrrum, trrrrum, trak tiki tak" gibi makine seslerini şiire sokması gelenekçiler tarafından şiiri katletmek olarak görüldü.
Sonuç: "Bu şiir değil, propaganda nutuğudur" diyenler yanıldı ve Nâzım, Türk şiirinin en büyük modernleşme hamlesini gerçekleştirdi.
Garip Akımı;
Türk şiir tarihindeki en büyük "dışlanma" hikâyelerinden biri Garip akımıdır. Şiiri şairanelikten, lüksten ve teşbihlerden arındırdıkları için büyük bir tepkiyle karşılaştılar.
Neden Dışlandılar? Orhan Veli’nin "Yazık oldu Süleyman Efendi’ye" dizesindeki "nasır" kelimesi kıyametler kopardı. "Şiire nasır girer mi?" diyerek alay ettiler. Nurullah Ataç dışındaki pek çok eleştirmen, bu tarzın bir "şaka" olduğunu ve ciddiye alınmaması gerektiğini savundu.
Sonuç: Şiiri sokağa indirdiler ve edebiyatın en büyük devrimini yaptılar.
İkinci Yeni Şairleri ;
Garip’in sadeliğine karşı imgeyi ve kapalılığı savunan bu kuşak, "anlamsızlık" suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.
İkinci Yeni, dili sarsan bir hareketti. Özellikle Edip Cansever’in mısralara yaydığı o felsefi huzursuzluk ve Turgut Uyar’ın "Geyikli Gece"de zirveye çıkan imge sağanağı, genç kuşakları adeta büyüledi. Birçok kalem, kendi sesini bulmak yerine bu devlerin gölgesinde serinlemeyi seçti; bu da ortaya "zorlama imgeler" ve "anlamsız kapalılıklar" çıkardı.
Neden Dışlandılar? Dilin yapısını bozdukları, "üvercinka", "gözistan" gibi uydurma kelimeler kullandıkları ve toplumsal meselelerden uzaklaştıkları gerekçesiyle hem gelenekçiler hem de toplumcu gerçekçiler tarafından dışlandılar. Onlara "anlamsız şiir" yazan bir avuç bohem gözüyle bakıldı.
Sonuç: Modern Türk şiirinin en derin, en estetik ve en kalıcı damarı haline geldiler.
Sezai Karakoç; Geleneksel ile moderni, İslam mitolojisiyle çağdaş şiiri öyle bir potada eritti ki, peşinden gelenler için kaçınılmaz bir model oldu. Taklitçileri genellikle onun "Diriliş" felsefesini kavramak yerine, sadece kullandığı "gül, kervan, süt, anne" gibi sembolleri ödünç alarak onun gölgesinde kalmaya mahkûm oldular.
Ahmed Arif: ’’Hasretinden Prangalar Eskittim’’ şairi Ahmed Arif de başlangıçta alışılmış lirik kalıpların dışına çıktığı için yadırgandı.
Neden Dışlandı? Doğu Anadolu’nun sert coğrafyasını, yerel ağızların lezzetini ve epik bir başkaldırıyı şiire taşıması, o dönemin "İstanbul merkezli" kibar şiir anlayışı için fazla "kaba" ve "sert" bulundu.
Sonuç: Türk edebiyatının en çok okunan ve en samimi bulunan şairlerinden biri oldu.
Charles Baudelaire: ’’Kötülük Çiçekleri’’ yayımlandığında, Fransız mahkemeleri tarafından "kamu ahlakına aykırı" bulunduğu için sansürlendi ve cezalandırıldı. Dönemin eleştirmenleri onun şiirini "hastalıklı" ve "iğrenç" olarak tanımladı.
Arthur Rimbaud: Henüz 16-17 yaşındayken yazdığı vizyoner şiirler, dönemin yerleşik Parnasçı şairleri tarafından ciddiye alınmadı; o ise "Ben bir başkasıdır" (Je est un autre) diyerek modern şiirin kapılarını tekmeleyerek açtı.
Buradan şu soruya geliyoruz: “Bu şiir değildir” demek doğru mudur?
Belki de bu cümle, şiir üzerine kurulabilecek en problemli yargılardan biridir. Çünkü bir metnin şiir olup olmadığına karar vermek, yalnızca teknik ölçütlerle yapılabilecek bir iş değildir. Evet, ritim, imge, dilin yoğunluğu gibi bazı ortak özellikler vardır. Ama bu özelliklerin bulunmadığı hâlde şiir olarak kabul edilen metinler de vardır. Modern şiir tam da bu sınır ihlalleri üzerine kuruludur.
Birinin “bu şiir değildir” dediği yerde, bir başkası o metinde kendine ait bir yankı bulabilir. Çünkü şiir, okurla tamamlanan bir sanattır. Şairin niyeti kadar, okurun algısı da belirleyicidir. Dolayısıyla şiiri mutlak bir tanıma hapsetmek, onun doğasına aykırıdır.
Peki ortak bir noktada nasıl buluşacağız?
Belki de cevap ortak bir tanımda değil, ortak bir saygıda yatıyor. Şiirin ne olduğu konusunda anlaşamayabiliriz ama bir metnin bir başkası için şiir olabileceğini kabul etmek, edebiyatın en temel nezaketidir. Çünkü şiir, bir anlamda bireysel bir deneyimdir. Herkesin dünya görüşü, hayatla kurduğu ilişki farklıysa, şiirle kurduğu ilişki de farklı olacaktır.
Ortak payda beğeni mi yoksa insan ruhuna temas mı olmalıdır. Birinin dışladığı şiir, bir başkasının hayat damarı olabilir. Bu çeşitliliğe "şiir değildir" diyerek set çekmek, aslında edebiyatın zenginliğini inkar etmektir.
Yine de tarih boyunca bazı şairler ve düşünürler şiir üzerinebir çok fikirler ileri sürmüşlerdir.
Örneğin Nazım Hikmet, şiiri kalıplardan kurtararak serbest ölçüyle yazarken aslında şunu ima eder: Şiirin özü, biçimden çok hayata temas edebilmesidir. Ona göre şiir, “yaşamak” ile doğrudan ilişkilidir.
Öte yandan İsmet Özel, şiiri daha yoğun, daha içe dönük ve düşünsel bir alana taşır. Onun şiirinde kelimeler yalnızca anlam taşımaz, aynı zamanda bir hesaplaşmanın da aracıdır.
Cemal Süreya; Şiiri dilin alışılmamış kullanımı ve imge gücüyle şekillenen, yoğun bir duygu aktarımı olarak görür. "Şiir gelince kelimeler değişir" anlayışına sahiptir.
Yahya Kemal Beyatlı; Şiirde "ak" (beyaz) şiir anlayışıyla, mükemmel formu ve aruzun musiki değerini savunan, "İstanbul şiirleri" ile şiiri bir estetik bütünlük olarak tanımlayan isimdir.
Taklit mi, tahsil mi konusuna gelince;
Örnek olarak Attila İlhan:
Onun şapkalı, yağmurlu ve grevli şehir manzaraları, sinematografik bir dille örülmüştü. Kelimelerin imlasıyla oynayan, büyük harf kullanmayan ve Fransız ekolünü Türk ruhuyla birleştiren bu tarz, "karizmatik şiir" yazmak isteyenlerin ilk durağı oldu. Ancak Attila İlhan’ın o geniş tarih ve siyaset perspektifi olmadan yapılan taklitler, sadece romantik birer takırtı olarak kaldı.
Bugün hâlâ özellikle Nazım Hikmet ve keza Atilla İlhan’ın ruhunu şiirlerinde birebir taklit eden kalemler var!
Edebiyat tarihinde daha nice büyük şairlerin etkisi altında kalan pek çok kalem olmuştur. A şairi gibi yazmak isteyenler,
B şairi gibi düşünenler… Bu durum başlangıçta doğal hatta kaçınılmaz gibi görünebilir. Her şair önce bir başkasının sesinde yürümeyi öğrenir. Ancak mesele o seste kalıp kalmamaktadır. Bir kalem, A şairinin toplumcu öfkesini veya B şairinin keskin virajlarını kendi alanına dahil ettiğinde, aslında o ustanın laboratuvarında staj yapmaktadır. Ancak asıl marifet o laboratuvardan çıkıp kendi kimyasını oluşturabilmek değil midir?
Şiir, bir başkasının giydiği elbiseyi kuşanmak değil, kendi derinliğinden çıkardığı çıplaklıkla yüzleşmektir.
Eğer herkes aynı doğruya göre yazsaydı eğer şiir bir koro olurdu. Oysa biz şairin o tekil, çatallı ve bazen kusurlu ama mutlaka "kendine has" sesini duymak isteriz. Çünkü her şiir, şairinin parmak izidir; benzersizdir ve her türlü genellemeye bir başkaldırıdır.
Unutulmamalıdır ki; taklitçi bir şair olarak kalmak edebi bir intihar demektir. Ortak nokta, "nasıl yazılacağı" değil, her kalemin kendi "nasılını’’ yaratma özgürlüğüne duyulan saygıdadır.
Taklit, bir yere kadar öğreticidir fakat sürekli tekrarlandığında bambaşka şeylere dönüşür. Oysa şiir, bir sestir.
Gerçek şiir, şairin kendi iç sesini bulduğu anda başlar. Başkasına benzeyerek yazılan şiirler teknik olarak başarılı olsa bile çoğu zaman bir eksiklik hissi taşımaya mahkumdur. O şiirde yaşayan bir “ben” yoktur, yalnızca ödünç alınmış bir dil vardır.
Sonuç olarak şiir, ne tamamen kuralsızdır ne de kesin kurallarla tanımlanabilir. Şiir, bir denge hâlidir, özgünlük ile biçim, bireysellik ile ortaklık arasında kurulan hassas bir denge hali.
Bir gerçek daha var ki ; Edebiyatın büyük nehirleri, kendilerine eklenen küçük dereleri kendi sularında eritirler.
Bir şairin özellikle henüz yolun başında iken hayranlık duyduğu bir sesten kendisini uyandırması edebi bir rüşt hazırlığıdır.
Taklit sadece bir durak olmalı, asla bir menzil olmamalı. Nasıl ki başkasının bahçesinde yetişen meyvenin tadını kendi dalında vermeye çalışmak doğanın ritmine aykırı ise, şiir de öyledir.
Şiiri anlamanın en sade yolu renklere bakmaktır. Doğada hiçbir renk diğerinin yerine geçmez, hiçbiri yanlış değildir, yalnızca farklıdır, şiir de öyledir.
Kimi dizeler parlak bir sarı gibi içimizi ısıtırken kimi karanlık bir mavi gibi derinlere çeker, kimi de solgun bir gri gibi sessizce yanımızdan geçip gider.
Ama her biri var olduğu için anlamlıdır.
Zevkler ve renkler şiirin kumaşını dokur, özgünlük ise o kumaşa vurulan mühürdür.
Şiirde mükemmellik ise başkasının beğeni kalıplarına girmek değil, kendi aykırılığında bir ahenk bulabilmektir.
...
5.0
100% (17)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.