1
Yorum
0
Beğeni
5,0
Puan
42
Okunma
Güneş, mutfak penceresindeki sardunyaların arasından süzülüp yerdeki kilimin üzerine kırık dökük sarı lekeler bıraktığında, ev çoktan uykusundan uyanmıştı. Hatice, kucağında altı aylık Göktuğ ile salondaki devetabanının önünde duruyordu. Evin içi; toprağın, nemin, taze demlenmiş çayın ve süt kokusunun birbirine karıştığı, kendine has, ılık bir alem gibiydi. Hatice için bu saksılar, şehrin hengamesinden kaçıp sığındığı kendi küçük, yeşil adasıydı.
Tam o sırada koridordan banyoya doğru koşan, ayaklarını yere vura vura yürüyen bir gölge belirdi. Hatice’nin eşi; hani o mahalle kahvelerinde anlatılan fıkralara durup dururken gülen, hayata her daim muzip bir göz kırpışla bakan o neşeli adam. Adı geçtiği an evde bir kahkaha yankılanırdı sanki.
"Hatice Hanım! Bu aşk merdiveni yine benim tıraş aynasının önüne barikat kurmuş," diye seslendi içeriden, sesi her zamanki gibi neşeyle köpürerek. "Kendimi jiletle doğrayacağım yakında, yeşillik görmekten sakalımı seçemiyorum!"
Hatice gülümsedi. Göktuğ’u kucağında hafifçe sallarken, bir eliyle kuruyan bir telgraf çiçeğinin yaprağına dokundu. Dünyanın bütün karmaşasına inat, burada, bir saksının içinde sessizce akan hayatı izlemek, bu delifişek adamın neşesine ortak olmak ruhunu iyileştiriyordu. Çiçeklere dokunmak, onlarla ilgilenmek ona iyi geliyordu; çünkü bilirdi ki bir canlıya ruh vermek, onunla konuşmaktan, ona hayatı fısıldamaktan geçiyordu.
"Söylenme bey," dedi mutfağa doğru yürürken. "Onlar evin neşesi."
"Ben neyim o zaman? Ben bu evin asıl süsüyüm," diye mutfaktan içeri daldı adam. Yüzünde hala tıraş köpüğü lekeleri vardı, gözleri gülüyordu. Göktuğ’u annesinin kucağından alıp havaya kaldırdı, "Değil mi oğlum? Baban mı daha yakışıklı, şu arkadaki paşa kılıcı mı?" Göktuğ, babasının bu ani neşesine agu kaplı bir çığlıkla karşılık verdi.
Tam o esnada, pencerenin kenarındaki kafesinden muzip bir ses yükseldi. Evin sarı muhabbet kuşu fırlamış, açık kalan kafes kapısından yararlanarak salonda tur atmaya başlamıştı. Kuş, önce tül perdenin üzerine kondu, sonra gagasını hınzırca Hatice’nin gözü gibi baktığı dev yapraklı monstera bitkisine dikti.
"Eyvah!" dedi Hatice, yüreği ağzına gelerek. "Yaprağı kemirecek, kovala şunu!"
İşte o an evde tatlı bir telaş başladı. Adam, kucağında altı aylık bebekle birden bir komedi oyuncusuna dönüştü. Bir eliyle Göktuğ’u sıkıca tutuyor, diğer eliyle banyodan kaptığı havluyu havada sallayarak kuşu ürkütmeden yakalamaya çalışıyordu. Ama bunu yaparken bile ciddiyetten uzaktı; parmak uçlarında bale yapar gibi yükseliyor, eğiliyor, "Pışt, sarı fırtına! Hanımın en sevdiği yaprağa dokunursan ikimizi de bu evden sürer, bak demedi deme!" diye fısıldıyordu.
Göktuğ, babasının bu tuhaf hareketlerini, havada sallanan havluyu ve başının üstünden vızır vızır geçen sarı kuşu gördükçe neşeli çığlıklar atıyor, ayaklarını havada koşturur gibi sallıyordu. Evin içi bir anda kahkahayla, kanat çırpışıyla ve adamın taklitleriyle doldu.
Kuş, adamın bu abartılı takibinden sıkılmış olacak ki, Hatice’nin günlerdir gözünün içine baktığı, henüz açmamış yılbaşı çiçeğinin saksı kenarına kondu. Adam havluyu yavaşça yere bıraktı, parmak ucunda saksıya yaklaştı ve kuşu adeta havayı koklar gibi yumuşakça avucunun içine alıverdi. Kuşu kafesine bırakırken, Hatice’ye dönüp göz kırptı: "Kurtardım yeşil adanı kaptan!"
Hatice rahat bir nefes alıp saksıya doğru yaklaştığında durakladı. Kuşun konduğu yaprağın hemen ucunda, o kargaşanın içinde gözden kaçan bir mucize duruyordu. Günlerdir beklediği o küçük, pembe nokta vaktinden önce çatlamış, katmerli yapraklarını hafifçe aralamıştı. Yılbaşı çiçeği çiçeklenmişti.
O an Hatice’nin göğsünde bir şeyler genişledi, içine sığmadı. O küçük pembe tomurcukta; günlerce verilen emeğin, edilen iki çift tatlı lafın, kocasıyla ettiği sabah kavgalarının ve oğlunun ilk gülüşlerinin sabrı saklıydı. Çiçeklerin çiçeklenmesinden aldığı o haz, toprağın insana verdiği o saf tatmin duygusu, kocasının attığı neşeli kahkahayla birleşti.
Adam, eşinin yüzündeki o büyülenmiş ifadeyi görünce yaklaştı, omzuna kolunu attı. Göktuğ ikisinin arasında, başını babasının göğsüne yaslamış, gözlerini o pembe çiçeğe dikmişti.
"Bak sen şuna," dedi adam, sesini ilk defa bu kadar yumuşatarak. "Seninle beraber o da gülüyor bize."
Sait Faik’in hikayelerindeki o hüzünlü adalar, Hatice’nin evinde, bu neşeli adamın kahkahası, bir bebeğin taze nefesi ve saksıdan taşan o pembe çiçekle bambaşka bir sevince bürünmüştü. Dünya dışarıda yine kendi bildiği gibi dönüyordu belki, ama bu küçük salonun içinde, hayat bütün renkleriyle fışkırıyordu.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.