0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
74
Okunma
Gece yarısı ile şafak sökümü arasındaki o adsız, gri saatler... Evin içi, sadece yirmi günlük bir bebeğin düzenli ama hırıltılı nefesleriyle doluydu; bir de Hazan’ın göğsündeki o geçmeyen, kurşuni ağırlıkla.
Sağ dizinin üzerinde çizgili bir defter duruyordu. Hazan, kendini bildi bileli hayatı kelimelerle evcilleştiren, her anı unutmamak için zamana yazıdan barikatlar kuran bir kadındı. Ama yirmi gündür o defter boştu. Kalem, parmaklarının arasında yabancı bir cisim gibi duruyordu. 26 yaşının getirdiği o taze enerjiden eser kalmamış, aynadaki o hafif çekik, derin kahverengi gözlerin etrafına uykusuzluğun mor halkaları yerleşmişti. Omuzlarından aşağı dökülen kahve saçlarını özensizce tepesinde toplamıştı; saç telleri bile yorgun görünüyordu.
Kollarındaki o et ve kemik külçesine, oğluna baktı. O, Hazan’ın göğsünden sökülüp dışarıya bırakılmış bir kalpti sanki. Bebeğin teninden yayılan o tatlı, mayalı süt kokusu, odadaki loş gece lambasının sarısıyla birleşip genzini yakıyordu. Bu kokuyu dünyadaki her şeyden çok seviyordu, evet. Ama aynı zamanda bu koku, ona artık geriye dönüşü olmayan bir yolculuğun, bitmeyen bir mesainin mühürlendiğini fısıldıyordu.
Kalemi titreyen parmaklarıyla kavradı. Defterin beyaz sayfasına sert bir çizik attı, sanki içindeki sessiz çığlığı oraya gömmek ister gibi. Yazdı: "Dünya akıp gidiyor Hazan. İnsanlar uyuyor, bir yerlerde hayat eski ritminde devam ediyor. Oysa senin 26 yıllık dünyan, bu odanın dört duvarına, emzirme yastığının eğrisine ve pamuklu bir battaniyenin kenarına sıkıştı. Bu küçücük oğlan, benim tüm gökyüzümü kapladı ama ben nefes alamıyorum."
İçini ani, vahşi bir özlem kapladı. Kendi kendine, acele etmeden kahve içtiği sabahları, sadece montunu alıp kapıdan çıkabildiği o hafifliği, en çok da “kendine ait olan” o eski Hazan’ı özledi. Hemen ardından gelen o tanıdık, zehirli suçluluk duygusu boğazına düğümlendi. O kahve gözlerinden süzülen bir damla yaş, defterdeki "nefes alamıyorum" kelimesinin üzerine düşüp mürekkebi dağıttı. Bebeğinin minik yüzüne baktı: "Seni bu kadar çok severken, nasıl olur da eski hayatımı isteyebilirim?" diye düşündü. Kendinden utandı. Kelimelerle yaşayan bir kadın, ilk defa kendi hissettiklerinden korktu, kendi yazdıklarından ürktü.
Tam o sırada bebek hafifçe kıpırdandı. Küçücük, yeni doğmuş parmaklarıyla Hazan’ın geceliğinin yakasını kavradı. O minik, sıcak elin teması, Hazan’ın içindeki bütün o karanlık korkuları —ya ona bakamazsam, ya tırnağını keserken canını yakarsam, ya iyi bir anne olamazsam korkularını— bir anlığına buz gibi eritti.
Hazan eğildi, oğlunun başındaki o incecik sarı tüylerin kokusunu içine çekti. Sayfanın altına, mürekkebin dağıldığı yere yeni bir satır ekledi: "Biz henüz tam olarak tanışmadık. Birbirinin dilini öğrenmeye çalışan iki mülteci gibiyiz. Alışmak, bir günde olan bir mucize değilmiş; her uykusuz gece dalga dalga örülen, sızılı ama şefkatli bir bağmış."
Pencereden dışarıya baktığında şafak söküyordu. Hazan defteri kapattı, yorgun ama sevgi dolu gözlerini bebeğinin yüzüne dikti. İlk defa, bu odanın duvarlarının o kadar da dar olmadığını hissetti.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.