1
Yorum
13
Beğeni
4,4
Puan
157
Okunma
(Elimden geleni yaptım.
Ve elimden gelen her şey bitince, kalakaldım.
Hayatın tekerleği yuvarlak değilmiş.
Köşeleri olan çokgen bir yerinde duruyormuşuz hayat denen şeyin.)
Uzun uzun düşündüğüm birçok şeyin,
aslında düşünmeye değmediğini anlamadan
hâlâ uzun uzun düşünüyorum.
Ve işte bunu yaparken kıymetli zamanımı harcadığımı ayrımsıyorum.
İtalyanlar buna, “tempo sprecato!” Diyor. Yani boşa harcanan zaman.
İtalyanca’sı çok lazımmış gibi… bilmiyorsunuz tabii benim kafamın yarısı İtalyanca çalışıyor.
Evlerimizdeki çöplerde; kartonlar, plastikler, yemek atıkları ve gereksiz bilimum atığın yanında çoğunlukta zaman da var.
Hiç ettiğimiz onlarca zaman…
Bazen birine harcadığımız,
bazen birini düşünmek, anlamak, aklamak, kaybetmemek, sevmek ve hatta belki affetmek için harcadığımız biir sürü canım zaman…
Söküp söküp atmıyoruz da çöpe.
Hepsini itinayla omuzlarımızda taşıyıp, bizzat kendimizi, hiç ettiğimiz onlarca zamana çöp ediyoruz.
Ne karmaşık oldu be! Biz mi zamanı çöp ediyoruz, yoksa zaman mı bizi çöp ediyor… yine kalakaldım. Quzulqurt Zeynep!
Anı yaşarken ne hissettiğimi bildiğimden emin değilim açıkçası.
Zira çoğu anı, geçmişe kattıktan sonra fark ediyorum.
İnsan, elindekinin kıymetini kaybedince anlarmış derler ya…
Öyle.
(Ne öyle, ne öyleee!)
Geçirdiğimiz her yaş için de oturup ağlamadık mı? (Sizi gidi bıdıklar.)
“Keşke filanca yerde, falanca yaşımda olsaydım…” sözcüklerini herkes birkaç kereden fazla dizmiştir. (Üçkağıta gerek yok, kabul edin!)
Bununla beraber, geçmişte yaşamaktan hoşnut olmadığımız birçok şeyi de sürükleyerek günümüze çekmedik mi?
(Allah bizi bildiği etsin.)
Konfor alanı… anlaşılmayla birlikte korkunç bir anlam kargaşası.
(Hep bu ikileme sıkıştırıyorum zihnimi. Siz şimdi naneyi yemediniz mi?)
Zaman, içinde yaşadıklarımızla kıymetlenen bir kavram.
(Büyük laflar ediyorum, bak hele!)
Kaçımız farkında ve bilincinde, güzel şeyler katarak geçmişe emanet etti yaşadığı anı?
(Cevap vermeden edemeyeceğin nihaha! Hiçbirimiz!)
Soru işareti bile olmayan bir soru sordum, farkındayım.
(Yaparım böyle şeyler.)
İnsan mıyız, yoksa insan olmaya çalışırken zaman kaybetmeye adanmış yaratıklar mı, bilmiyorum.
İnsan kavramı çok büyük çünkü.
İnsan zeki, insan planlı, insan mantıklı…
(Yazarken burnuma dokundum.)
Lakin gel gör ki zamanı harcama konusunda diğer canlılardan ayrışamıyoruz.
Ne farkım var benim bir maymundan, karıncadan, timsahtan?
(Çok farkımız var be! Onlar en azından ekosisteme yararlı. Gerçi insan da öyle; savaşlar, yangınlar, cinayetler vs. Liste baya uzun.)
Kendimi geliştirdiğim sürece farklıyım da, üzerinde geliştiklerimi hayatıma katmadığım sürece ne farkım var bilimum yaratıktan? Hoop! En başa: neden geliştirdim öyleyse kendimi.
(Sürün şimdi bu girdapta.)
Zamanı böyle böyle hiç ettim işte.
Sonra kırk, kırk bir, kırk üç, elli, elli beş… bilemiyorum belki daha fazla ya da daha az sene.
(Hayırlısını dilemeli yaşın da yaşamın da! Dileyinsenize!)
Hangi yaşıma daha çok hayıflanacağımı düşünüp tasalanırken, şimdimi çöp ediyorum.
Size de olmuyor mu?
Olmasaydı iyi olurdu.
Anı hiç ediyorum diye hayıflanırken, içinde bulunduğum tazecik anı da çöp ediyorum.
Ve dahası, bunun farkındayım.
İnsanın, farkında ve farkında olmasının farkında bir girdaba düşmesi…
(Quzulqurt Zeynep!)
Bir hocam şuna benzer bir cümle kurmuştu:
İnsan, anlamın anlamsızlığının anlamını fark ettiği zaman, tüm anlamların anlamsızlığının anlamında bilinçlenerek ölüyor.
Yalan olmasın. Buna benzer bir cümleydi işte.
Hiç ettiğim zamanın ayırdına hiç ettikten sonra varmak ve hiç ettiğim zaman için hayıflanmak, şimdiki zamanımı da hiç etmeme katkıdan başka bir şey değil sanki.
(Biraz daha uzatsana Allah aşkına.)
Kim çekti ulan beni bu girdabın içine!
Ulan mı dedim az önce?!
Derim. Ben bazen ulan derim. Sözlü ifade olarak değil de yazı dilinde severim ulan demeyi. Konuyu ne ara buraya getirdim bilmiyorum.
Belki de zamana, kaybından hayıflanmaktan başka bir şeyler de bırakmak istedim. İstemiş olamaz mıyım ulan!
Konuyu değiştirsem ne dersin?
Ne dersen de!
Yazı benim, kafa benim, tüm bu düşünceler benim. Hey! Ya zaman? o da benim!
Ne geldi aklıma, onu paylaşacağım.
Bir güruh var. Günlük hayatta ağızlarından onun bunun anasının bilmem nesi düşmez ama bir şiirde, bir metinde argo bir sözcüğe denk düştüklerinde bir bakarsın ahlak abidesi kesilmişler.
“Dinini İmanını…” diye başlayan ahlak dışı sözcükler dillerine pelesenk olmuştur ama şiirde veya metinde geçen “Tanrı” sözcüğünü günah diye okumazlar.
Sesli gülüyorum şuan, duyamazsın ki!
Açıklama yapmak istedim n’olur anlayışlı olun, olur mu?
“Tanrı” Türkçe kökenli çok eski bir sözcük canım benim.
Gökyüzü, yüce güç, İlah anlamlarından gelen “Tengri” kelimesinden türemiş. Öyle istemiş canları. Kim ne diyebilir!
Bak, eski Türklerde “Gök Tengri” göğün yüce yaratıcı gücü, ilahi varlık anlamını taşıyormuş. Ben de bilmiyordum, araştırdım. Çok zamanımı almadı yemin ederim!
Neyse…
Bu zamanla: Tengri, yani Tanrı haline dönüşmüş. Bugünki Türkçede ise yaratıcı, İlah, Allah karşılığı olarak çıkıyo karşımıza.
Yani inan olsun, Tanrı derken kimse günah işlemiyor.
Üf! Neyse ne ya! Bana mı kaldı elalemin derdi.
Argodan geldi konu buraya. Tanrı derken Allaha saygısızlık ettiğini, Günaha girdiğini zanneden o kesim için yazmak istedim bunu.
Ayy! Niye hiç ettim şimdi zamanımı. Kimin için, niçin!
Böyle oluyor işte. Başlıyorum yazmaya. Diyorum ki: bak kızım! Etliye sütlüye karışma. Şuraya duygusal üç beş sözcük yaz, sonra çık git işine bak. Hiçbir deliğe çomak sokma. Kimseyi kışkırtma, kızdırma! Bak, yanlış anlaşılacaksın. Bak, zorbalanacaksın. Ama yok! Duramıyorum.
Birden bire bir şey geliyor fikrime, yazmadan edemiyorum. Bundandır ki birçok yazımı paylaşmaya çekiniyorum.
Bababa! Çekiniyorum da!
Kim, nereden bilecek çekindiğimi.
Utangacım ben he, valla! Klavye delikanlısı tabiri var ya? Heh! İşte o tam olarak yakışıyor bana. Konuşurken ağzımdan çıkan sözcükleri takip edemediğim gibi, yazarken bilinç akışımın parmaklarıma verdiği komutları da takip edemiyorum.
Bazen ne yazdığımı dönüp okumuyorum bile. Okursam utanırım çünkü. Utanırsam da paylaşmam. Şaka mıyım neyim!
Beni tanıyanlar bile bilmez konudan konuya atlamayı sevdiğimi.
Seviyorum arkadaşım.
İşte bundandır ki deneme veya makale yazmakta zorlanıyorum. Kafamın içinde milyon balon uçuşurken nasıl öylece sabit bir konuya kilitlenip yazabileyim ki?
Fark ettin mi?
Giriş, gelişme, sonuç bağı kurmadım.
Ben bunu yaparken umursamadım. Sen de sorgulama.
Ya da sorgula istersen, bunu da dert etmem herhalde.
Bana ne!
(Fonun yazıyla alakası yok tabii de onu dinliyordum yazarken. Sen istersen dinleme.)
5.0
80% (4)
2.0
20% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.