0
Yorum
6
Beğeni
0,0
Puan
93
Okunma
Kalbim deliniyor, can evimden vuruyorlar beni. Bu kadar acı vereceğini, gökyüzümü hüzünlü bulutlarla donatacağını bilmezdim. Yıkım yavaş ve nazikçe ilerliyor gibi görünse de, kalp kapakçıklarımı bir bir söküp atıyor. Aslında hazırdım bu vedaya; peki, neden bu kadar sarsıldım?
İnsanın doğup büyüdüğü duvarların yıkılması, geçmişi koca bir toz bulutuna hapsedip götürüyormuş. Her odada ayrı bir duygu, bayram sabahlarında donup kalan o mutlu kareler şimdi sadece hafızamda... O evin içindeki seslerin, paylaşılan sofraların ve duvarlardaki o görünmez izlerin vedasını uzaktan, sanki bir yabancı gibi izliyorum. Modernleşme vaadi gelse de, manevi yükü bazen omuzlarıma çok ağır geliyor.
Doğum, ölüm ve ahiret... Her şey bu kutsal döngünün bir parçası değil mi? Yaratılan her şey vadesini doldurmuyor mu?
Yine de annemle babamın sesinin yankılandığı o odaların, sevinçlerin ve kederlerin bir moloz yığını altında kalışını kabullenmek güç. Ailemin o evi var etmek için verdiği mücadeleyi düşündükçe, sadece bir bina değil, köklerim sarsılıyor. Bu bir yüzleşme; eskinin yerini yeniye bırakma mecburiyeti. Teslimiyet ve kabullenişten, iç dünyamda o geçmişle helalleşmekten başka yol yok.
Evimin yıkılışını, sanki kefenlenip toprağa verilişini izler gibi izliyorum. Komşularımdan, sokaktaki her taştan helallik alıyorum. Bir ömür böyle geçti işte... Önce Gül Sokak’tı, sonra Açan Gül Sokak, kapı numarası 3. Bahçesindeki ördeklerimiz, köpeklerimiz, kuşlarımız... Hepimiz bir zamanlar oradaydık. Sonra tek tek ayrıldık yuvadan; annem, babam, ben ve kardeşlerim başka diyarlarda kök salmaya gittik. Sahipsiz ve yalnız kalan bir bina ürkütücü gelir insana ama biliyorum; o küllerinden yeniden doğacak. Başka insanlar otursa da içinde, bizim hatıralarımız her dem taze kalacak.
Yıkılan bir binanın karşısında durmak yürek ister. İyi ki uzaktan bakıyorum; yakında olsam "Durun, yıkmayın!" diye haykırırdım. Sonra derin bir nefes alıp fısıldıyorum Bak, daha güzel olacaksın. Anıların tozunu dindirmek, sadece beklemek ve sessizce veda etmek kalıyor bana.
Benim için bu kadar zorken, annem ve babamın hissettiklerini hayal bile edemiyorum.
Ve babam arar, o vakur sesiyle der ki; ’Müteahhite hiçbir borcunuz yok... Ölürsem kalırsam diye...’ İşte o an anlıyorum; biz o evi sadece taşla değil, babamın o helal titizliğiyle, o borçsuz yaşama onuruyla örmüşüz. Bina yıkılsa da, o onur dimdik ayakta..."
Kendi elleriyle ördükleri duvarların, yıllarca emek verip yuva dedikleri o düzenin yıkılışını izlemek... Bahçedeki çam ağacı her darbede sallanırken, onun da kesilip kesilmeyeceğini düşünüyorum. Bir nakkaşın yıllarca uğraştığı tabloyu bir hamlede silmesi, bir bahçıvanın evladı gibi büyüttüğü ağacı kesmesi gibi bu...
Kendimi yenisi gelecek diye avuturken, her tuğladaki alın terini, her çivideki gençliği düşünüyorum. Bir ömür, bir yıkımla beraber havaya savruluyor; geçmiş tasfiye ediliyor. Ben de o molozların altında kalıyorum sanki; beni de kefenle çıkarıyorlar o enkazdan. Bir devir kapanıyor, küçük bir kıyamet kopuyor ve hayat yeniden başlıyor.
Merak ediyorum; martılar yine konacak mı yeni çatısına?
Rahmetli Hocam derdi ki; martılar her zaman konar. Önemli olan o çatının altındaki İlmihal’in ve Gülnihal’in baki kalmasıdır. Siz o evi sadece tuğlayla değil, bu güzel duygularla örmüşsünüz; o yüzden o ev hiçbir zaman gerçekten yıkılmaz, sadece şekil değiştirir der devam ederdi: Her doğan ölür. Her yeni eskir. Her yapılan yıkılır…
Yıkamadığımız zihnimizdeki paslı çitler bile olsa…El-Fatiha