5
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
146
Okunma
Salıncağın zincirindeki o paslı çığlık bitmedi aslında,
parkın tenha bir köşesinde tek başına sallanıp duruyor hâlâ;
Ben ise küçük bir kız çocuğunun oturduğu
o tek ayağı kırık tahta banka bakıyorum
sesleri duyabilmek için sessizliğe tutunarak.
Geçim derdi denilen o devasa muamma,
faturaların ve kira makbuzlarının arkasına gizlenip
hayatın ince seslerini yutuyormuş meğer.
Çocukların gökyüzündeki beyaz bir bulutta
uçan bir ağaç görebildiği o mucizevi anı ıskalamakmış asıl yoksulluk.
Kulağını neşeye kapatan insan,
kendi içindeki sessizliğin cezasını dışarıdaki masum bir gıcırtıya kesermiş;
Oysa dünya, gıcırtılara takılıp kalanlarla
bulutlarda orman kuranların arasındaki o ince çizgide dönüp duruyor.
Sırasıyla devrildi zihnimde büyüttüğüm o heybetli dağlar;
önce babamın geniş omuzları küçüldü,
sonra annemin ak düşmüş şakakları.
Gençliğin rüzgârıyla saçlarını sağa yatırıp
sokakları dar getiren o delikanlı da kaybetti içindeki sırrı,
geçimin sert kayalıklarında.
Gücü hep uzaklarda, hep başkalarının gururlu yürüyüşlerinde ararken
ömrün son durağı gelip dayandı kapıya;
Meğer insanın hayattaki son sığınağı,
pazara giderken eğrilen gövdesini emanet ettiği alelade bir ahşap bastonmuş.
Yıllarca peşinden koşulan o devasa kudret
hayalleri dökülürken tel tel,
geriye sadece sadık bir ağaç dalı kaldı;
Bütün o güç sevdası, yükünü hafifleten tek bir dokunuşun yanında
nasıl da anlamsızlaşıp küçüldü birdenbire.
Şimdi ben de o duvar dibindeki adamın gözleriyle bakıyorum
kaldırımdan geçen düşünceli adımların akışına;
Koltuk altına sıkıştırılmış bir şemsiye,
yağmur yağmasa bile insanın kederine en süslü kılıfmış meğer bu şehirde.
Ağır işsizliğin ve bitmek bilmeyen bekleyişlerin ortasında,
başkasının adımlarına takılıp kendi hikâyesini yazıyor insan.
Sırf birisi duvar dibinden bakıp ruhunu zenginleştirsin diye
sanki çok önemli bir yere yetişiyormuş gibi yürümek;
Islatmayan bir gökyüzünün altında şemsiyeyle gezmek,
hayata "ben de buradayım" demenin
en sessiz, en zarif yolu belki de.
Parkın gıcırtısı, bastonun tıkırtısı ve şemsiyenin siyahı
aynı sokağın dönüşünde kesişiyor akşamüzeri;
Herkes kendi görünmez derdini bir eşyanın sırtına yüklemiş,
kendi sessiz dramının başrolünde süzülüyor.
Çocuk hâlâ buluttaki ağacı arıyor gözleriyle,
ihtiyar adam pazardan dönüyor tek dostuna sarılarak.
Ve işsiz adam duvar dibinden ayrılıp koltuğuna sıkıştırdığı şemsiyesiyle
karışıyor kalabalığın belirsiz ritmine.
Hayat dediğimiz şey, duyamadığımız seslerin ve göremediğimiz bulutların arasında
usulca akıp giden bir umma.
Sadece durup bakmayı bilenler fark ediyor
bu koca şehrin aslında küçük detaylardan örülmüş bir masal olduğunu.
Faturaların tutarı kadar ölçüyoruz artık yaşamanın değerini,
rakkaslar gibi gidip geliyoruz evle iş arasında;
Unutuyoruz bir çocuğun gözündeki sonsuz gökyüzünü
ve bir kadının gıcırtıda aradığı o insanı iyileştiren dikkati.
İçimizdeki sesler sustukça dışarıdaki gürültü artıyor,
bastonlar daha ağır basıyor toprağa,
şemsiyeler daha sıkı kavranıyor.
Oysa bir anlığına durup dinlesek salıncağın o paslı türküsünü,
belki de çocukluğumuz koşup gelecek parkın öte başından.
Hayat dediğin şey bastonun ucunda değil,
o gıcırtıyı duyabilecek kadar incelmiş bir kalbin kıvrımlarında saklı;
Bizler geçim derdiyle örtülen pencerelerin arkasında,
kendimizi kaybettiğimiz yerleri arayıp duruyoruz hâlâ.
Şimdi yürüyün öylesine,
koltuğunuzun altında yağmur görmemiş bir şemsiyeyle,
adımlarınızı düşünceli atın;
Geçin o parkın önünden, gıcırtılara kulak verin,
gülümseyin bulutta uçan ağaçları gören o küçük çocuklara.
İhtiyar adamın bastonuna bıraktığı yüke saygı duyun
ve duvar dibinde bekleyen işsiz adamın ruhuna dokunun usulca.
Çünkü hikâyeler ancak biz onları yaşamaya cesaret ettiğimizde
sessiz kalmaktan kurtulup sokağa dökülür;
Gıcırtı da bizimdir, baston da,
yağmursuz günde açılmayı bekleyen o saklı şemsiye de
bu hayatın içindedir.
Bir kez tatmayagörsün insan hayatın masumiyetini;
bir daha hiçbir gıcırtı ,hiçbir çocuk sesi
eskisi gibi rahatsız etmez ruhunu.
redfer
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.