0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
22
Okunma
Kırların Fısıltısı
O, uzak bir yıldızın çocuk bakışıyla,
Gözlerinde bütün evrenin kırıkları saklı;
Her gül bir düş, her gülüş bir ay ışığı,
Ve yüreğinde hüzün, masum bir fırtına gibi.
“Ey gezgin ruh, nereye savruluyorsun?”
Diye sordum, sessizlik onun yanıtıydı.
Yolda bir adam belirdi, gözleri yıldızlı,
Adımları sessiz, ama yüreği çarpan bir davul gibi.
“Sevgi, öğrenilmeyen bir oyun, çocuk,” dedi,
Ve kelimeleri, geceyi delercesine ağır ve narindi.
O elleriyle tuttuğu kum tanesi,
Koca bir galaksi kadar ağır, bir o kadar da narin.
“Her insan bir gezegen,” dedi,
“Ve her gezegen bir sır taşır.”
Yalnızlık ile dostluğu,
Birbirine örülmüş ipler gibi gösterdi bana;
Tüy gibi hafif, ama keskin bir hakikatle.
Geceler uzadı, yıldızlar derinleşti,
Ve biz yürüdük, ayaklarımızın altında rüzgar gibi zaman.
O, masumiyetin ve bilgelik arasındaki çizgide durdu,
Gözlerimizde kaybolan yılların gölgesini sayarak.
“Bak, her gülüş bir yıkım, her dokunuş bir doğuş,” dedi,
“Ve insan, kaybolduğu kadar bulur kendini.”
O an anladım ki;
Dünya bir sahne değil, bir melodiydi,
Her kalp kendi ritmini çalıyor,
Her göz bir yıldız yakıyordu gecenin koynunda.
Ve ben, onun ardında yürürken,
Bir yıldız kadar masum, bir rüzgar kadar yalnız,
Gözlerimde gecenin derin mavisi,
Ve sarı başaklar titreyen kırların fısıltısı.
Rüzgarlı tepelerde savrulan hayaller gibi,
O gülüş, içimde bir şarkı,
Sonsuzluğa uzanan yolların sessiz melodisi…
Yıldızlar arasındaki yolculuk hâlâ devam ediyor—
Ve ben bağırıyorum karanlığa:
“Durmayın! Geceyi de aydınlatacağız!”
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.