0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
256
Okunma

Sana hangi mevsimde rastladığımı unuttum.
Ama üzerimde,
eski bir sonbaharın yorgunluğu vardı.
Şehrin bütün kaldırımları
aynı renge boyanmıştı.
İnsanlar birbirine benziyordu.
Sonra sen geldin.
Kalabalığın içinden değil...
Sanki uzun zamandır
içimde akan bir nehirden çıktın.
Elinde bira vardı.
Parmakların şişenin boynunda
eski bir şarkıyı tutar gibiydi.
Bir yudum aldın.
Sonra kızıl saçlarını
hiç acele etmeden
kulaklarının arkasına bıraktın.
İşte o an...
Bir adam,
yalnızca bir kadının saçlarıyla oynayışını izleyerek
ömrünün geri kalanını değiştirebilir mi diye düşündüm.
Meğer değişirmiş.
Otuzlu yaşların...
Ne gençliğe özeniyordu,
ne de zamana yeniliyordu.
Bir kadın değil,
yaşanmışlığın zarif hâli oturuyordu karşımda.
Gözlerin...
Bana denizi anlatmayın.
Deniz kıyıya döner.
Senin gözlerin,
haritası çizilmemiş okyanuslardı.
Bakınca insan
yolunu değil,
kendini kaybediyordu.
Kilometrelerce yol geldim sana.
Navigasyonun göstermediği yollar vardı.
Sabahın ilk otobüsleri...
Uykusuz terminaller...
Soğumuş kahveler...
Cam kenarında büyüyen hayaller...
Hepsi seni görmek içindi.
Belki bir saat.
Belki birkaç dakika.
Ama insan,
bazı yüzleri görmek için
bir ömrü bile yürüyebilir.
Sen bunu bilmiyordun.
Bardağın kenarında dolaşan parmakların,
ara sıra dudaklarına değen o sessiz gülüş,
bir şey anlatırken
bir anda uzaklara dalışın...
Sanki içinde kimsenin bilmediği
başka bir şehir yaşıyordu.
Ve ben...
O şehrin
vizesiz yabancısıydım.
Saçların...
Tanrı,
ateşi ilk kez
bir kadının omuzlarına bırakmış olmalı.
Rüzgâr geldikçe
alev alıyordu akşam.
Ben ise,
yanmayı seçen
inatçı bir kış gibi
karşında susuyordum.
İnsan bazen
bir kadının güzelliğine değil,
kendisi oluşuna vurulur.
Sen kimse olmaya çalışmıyordun.
Ne gizemli görünmeye...
Ne güçlü görünmeye...
Ne kırılgan görünmeye...
Sadece...
Sendin.
Ve galiba
en ulaşılmaz insanlar,
rol yapmayı bırakanlardır.
Gözlerinde
umut vardı.
Çocukça bir heyecan vardı.
Sabaha kadar uyumayan gecelerin yorgunluğu vardı.
Biraz bıkkınlık...
Biraz aldırmazlık...
Biraz "Artık şaşırmıyorum."
diyen kadın sessizliği...
Ve bütün bunların arasında,
hiç kimseye benzemeyen
o tuhaf ışık...
İşte ben
oraya düştüm.
Adına aşk dediler.
Ben...
uçsuz bucaksız bir nehre benzettim.
Çünkü ne başını görebildim,
ne sonunu.
Bazen konuşurken
sesini değil,
susuşunu dinledim.
Çünkü bazı insanlar
kelimelerle değil,
sessizlikleriyle anlatırlar kendilerini.
Sen öyleydin.
Şehrin bütün gotik binaları,
eski kiliseleri,
yağmur yemiş taş duvarları,
is kokan barları,
siyah paltolu insanları...
Hepsi sende birleşmişti sanki.
Sen yürürken,
akşam biraz daha koyulaşıyordu.
Ben ise
bir şiirin içine düştüğümü
çok geç anladım.
Şimdi biri bana
"Aşk nasıl bir şey?"
diye sorsa,
bir tarif vermem.
Sadece seni anlatırım.
Elinde bira olan,
kızıl saçlarını usulca geriye atan,
okyanus gözlü,
otuzlarında,
biraz yorulmuş,
ama hâlâ dünyaya meydan okuyan
o kadını...
Çünkü bazı kadınlar
sevilmek için değil,
bir adamın bütün şiirlerini
yeniden yazdırmak için gelir.
Ve sen...
Benim içimde
adı konulamayan,
kıyısı bulunamayan,
haritalara sığmayan
bir nehir olarak kaldın.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.