1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
145
Okunma
Sırtında urganla gezen gölgeler,
Ceplerinde kırık aynalar taşıyan o muktedirler,
Bıyık altından gülüp fısıldıyorlar kulağına:
“Kimi keme şikayet edecen?”
Yollar, kendi çukurunu emen kara diller gibi uzanıyor.
Sen, avucunda unuttuğun adalet tohumuyla
hangi kapının eşiğine çöksen,
Kapı kilitli, kapı sağır, kapı zaten duvarın kendisi.
Hâkim dedikleri, kendi cüppesinin ceplerinde
rüzgâr biriktiren bir yel değirmeni.
Savcı, mürekkep yerine geceyi çekmiş kaleme,
kendi gölgesini yargılamaktan yorgun düşmüş bir fener.
Şikâyet edeceğin o yüce divan,
Gökyüzünün paslı çivisinden asılı duran boş bir kafes.
Kuşlar çoktan göçmüş,
Geriye sadece tüylerin uğultusu kalmış.
Kimi keme şikayet edecen?
Toprağı solucana,
Yaprağı tırtıla,
Geceyi baykuşa ihale etmişler.
Derdini anlatmaya kalksan bir beton bloğuna,
Yankın dönüp kendi göğsünü döver,
Kendi sesin vurur seni alnından.
Şehrin damarlarında akan bu gri irin,
Kanun maddelerinin arkasına gizlenmiş birer sırtlan.
Aynı sofrada tuz ekmek bölüşmüşler cellatla mağdur;
Terazi, kasabın elindeki kancadan ibaret şimdi.
O yüzden sök o yırtık dilekçeleri kalbinden.
Adresini bilmediğin mektupları yak.
Kimi keme şikayet edeceksen et,
Asıl feryat, şikayet edecek kimsen kalmadığında
kendi sessizliğini bir bıçak gibi bileyebilmektir.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.