1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
21
Okunma
Bir kentin gürültüsü sızıyor penceremden,
Eski bir radyo cızırtısı gibi uykularımı bölen o ses;
Tartışmalı bir hayatın tam ortasındayım şimdi.
Hangi yanıma dönsem bir "keşke" çarpıyor yüzüme,
Hangi kapıyı açsam, ardında bitmemiş bir kavga,
Eksik bırakılmış bir veda bekliyor beni.
İnsan, kendi gölgesinde nasıl mahpus kalır?
Bileklerimde görünmez kelepçeler,
Zihnimde yankılanan binlerce yabancı cümle...
Herkes bir şeyler söylüyor hakkımda,
Herkesin bir doğrusu var, benim yanlışlarıma sığmayan.
Bir cendere bu;
Sıktıkça ruhumun sularını akıtan,
Beni benden süzüp çıkaran o soğuk çark.
Bir yanım alabildiğine Anadolu,
Toprak kokusu, samimiyet, bir parça hüzün...
Diğer yanım modern zamanların o buz gibi gri duvarları.
Arada kalmak, en büyük fırtınaymış meğer;
Ne tam gidebiliyorsun uzaklara,
Ne de tam kalabiliyorsun olduğun yerde.
Yollar uzuyor içimde,
Hanoi’nin yağmurları gibi sessiz ve ıslak bazen,
Bazen de bozkırın ortasında tozlu bir rüzgâr.
Adımlarımı sayıyorum, hep aynı noktaya çıkıyor izlerim;
Kendi ismimin harflerinde kayboluyorum bazen,
Kendi sesimi tanıyamıyorum kalabalıklar içinde.
Zaman, insafsız bir değirmen taşı,
Öğütüyor içimizdeki o çocuksu hevesleri.
Tartışıyoruz;
Dünü, bugünü, yarın gelmeyecek olanı...
Oysa hayat, sadece nefes alabildiğin o ince aralıkmış.
Sıkışıp kaldığın o cendereyi kırdığın an,
Gerçekten dokunabiliyormuşsun gökyüzüne.
Şimdi bırakıyorum tüm tartışmaları bir kenara.
Yorgun bir savaşçının kılıcını bırakışı gibi,
Suskunluğun o derin limanına sığınıyorum.
Biliyorum ki;
En büyük hakikat, insanın kendi kalbiyle barışmasıymış,
Cendereden kurtulup, kendi yolunda usulca yürümesiymiş.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.