0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
72
Okunma
İntizarlar aldım dedim
Tevbe nasib oldu şükür..."elhamdülillah ala külli hal..."dedim efsimdeydi sabırsızlığımdaydı suç...secde etmedim sabra...katlanamadım sabra...sabır taşı olsaydı keşke nefsim diyorum şimdi …
Kahrını hakkettim dedim sabırsızdım günaha ve farzlara sabırsızdım...mücadeleci olamadım...merdivenin yarısında kaldım...dedim
İntizarlar aldım dedim ulular gibi.sevdim uluların bu halini...Salihlerin izindeydim...
Esmalarına uyumda sabır etmedim...dedim.Nefsime acı geldi sabır dedim...veyl ettim cahilliğime...
Düşüren de kaldıran da sensin Allah’m,düştüğüm yerde beni bırakmadığın için sonsuz şükürler olsun.Tevbe nasib ettin şükür
Beni rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı.”[(Camiüssağir-310).dedim habibin gibi...sevdim onun bu sünnetini...
Beni rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel kıldı.”[(Camiüssağir-310).] buyurarak kendisi de Allah Te’âlâ’nın verdiği nimetleri zaman zaman dile getirmiştir.
Sevdim vahyini anlamayı...zekamı aklımı ömrümü verdim
Sevdim sünnetullahları görmeyi aşık oldum ata sözlerine senin sünnetlerini öğrettiği için...
Rabbim son nefesimde, ebedî âlemdeki mükâfatları seyredeceğim bir pencere eyle ömrümün şu son günlerini de...diyorum
ÖNSÖZ(alıntı)
Biz âciz kullarını îmânın neşve ve huzuru ile merzuk kılan Allâh Teâlâ ve
Tekaddes Hazretleri‟ne hamd ü senâlar olsun!
İnsanlığı zulmetten nûra gark etmeye vesîle olan kâinâtın Fahr-i Ebe-
dî‟sine salât ü selâm olsun!
Altınoluk Dergimizde neşrolunan makâlelerimizi Rabbimizin lutfu ile bir
kitap hâlinde telif etmiş bulunmaktayız. Kısaca kitabın muhteviyâtını şu şekilde
arz ederiz:
İnsanoğlu, imtihan için geldiği bu gurbet diyârından ayrılırken ebedî bir
âlemin kapısından içeri girmektedir. Ancak o âlemin iki kapısı vardır ki, biri
hüsrâna diğer saâdete çıkar. Kulun hangi kapıdan geçeceği ise, onun bütün bir
ömrünü hulâsa eden Son Nefes‟i belirler. Bu bakımdan ömrümüzün her ânı, son
nefes endişe ve heyecanı içinde olgunlaşmış bir güzellik ile geçmelidir ki, o an,
saâdete çıkan kapıdan ebediyet âlemine kanat açabilelim. Onun için bu fânî dünya
hayâtımızda bir teyakkuz hâlinde olup Son Nefes husûsunda dikkatli, rikkatli ve
uyanık olmak durumundayız.
Gerçekten de âhiretteki hâlimizin ne olacağına dâir ilk ve net işâret, Son
Nefes‟teki hâlimizde ortaya çıkmaktadır. Güzel bir kul olarak bu fânî âleme vedâ
edebilmek için sayılı olan nefesleri son nefese hazırlamak zarûrîdir. Yâni mes‟ud
bir âhiret hayâtı için amel-i sâlihlerle müzeyyen, güzel, feyizli, huzurlu ve
istikâmet üzere bir dünya hayâtı elzemdir. Hayat bir bardağı dolduran damlalar
gibidir. Bardaktaki suyun berraklığı damlaların berraklığına bağlıdır. Bardağı taşı-
ran son damla, sanki son nefestir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî,
Feyzü‟l-Kadîr Şerhu‟l-Câmii‟s-Sağîr, V, 663)
Son nefes, yâni hayat sahnesinin son perdesi, herkesin kendi âkıbetini ak-
settiren, buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son
nefesinde tanır. Necip Fâzıl‟ın dediği gibi:
O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrâil‟e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner...
O demde hayâtın muhâsebesi, kalbinin ve gözünün önünde sergilenir. Bu
sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.
Dünya hayâtında yaşadığımız ibâdet, muâmelât ve ahlâk ile alıp verdiği-
miz bütün nefesler, son nefesimizin bir nevî pusulası hükmündedir. Aynı zamanda
âhiretteki hâlimizin daha bu dünyadaki tercümânı gibidir.
3
Kıyâmete kadar sürecek olan kabir hayâtımız, dünyadaki vaziyetimize ve
amellerimize göre şekillenecektir. Ölümü bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere
dönüştürebilmek, onu mâtem değil de “Şeb-i arûs” hâline getirmek, ölümden son-
raki arzu ettiğimiz adrese hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.
Böyle kullar, kâinâtta zikrullâh ve seher hususunda ömürlerini en bere-
ketli şekilde geçirirler. Yâni kâinattaki zikrullâh halkasına dâhil olurlar ve bilhassa
zikrin en feyizli ânı olan seher vakitlerini ihyâ ederler. Seherlerin, gündüzlerinin
minyatür bir modeli olduğunu ve seherlerini uykuya mahkûm edenlerin; çöle, de-
nize ve yalçın kayalıklara yağan bereketli nisan yağmurlarının hebâ olması gibi,
bu bereket ve feyizden mahrum kalacaklarını bilirler. O has kullar böyle bir gafle-
te düşmemek için de Kur‟ân ve tefekkür iklîminden uzak kalmazlar. O iklîmde
öğrenirler ki: Cenâb-ı Hakk‟ın ilâhî sıfatlarının bu âlemde kâmil mânâda üç tecellî
mekânı vardır: İnsan, Kur‟ân ve kâinât... Bu üç tecellîden kâinât, câzibe âyetleri
ile dolu bir tecellî ve esrar kitabı; esmâ-yı ilâhiyyenin fiilî tecellîsi, âdeta sessiz bir
Kur‟ân... Kur‟ân da, kelâma bürünmüş bir cihân… İnsan ise, her ikisinin kavşa-
ğında bulunan bir irfan mihrâkı ve tecellî âbidesidir. Bu şuurla yaşayan ârifler,
Kur‟ân ve tefekkür iklîminde idrâk etmişlerdir ki; Kur‟ân dâimâ önde, ilim onun
arkasında devam etmektedir. Zîrâ Kur‟ân, âciz bir insanın ilmi değil, bu dünyada-
ki bütün ilimlerin kâidelerini vazederek insanlara lutfeden Rabbin ilmidir. Aynı
zamanda ilmî keşiflere vâsıta olan idrakleri yaratan da O‟dur. Bu bakımdan
Kur‟ân ve tefekkür hakkında söylenecek şudur: Zerre kadar bir çınar tohumunun
münbit bir toprak vâsıtasıyla koca bir ağaç hâline gelerek kazandığı muazzam ih-
tişam gibi bizdeki tefekkür ve tahassüs istîdâdının da Kur‟ân‟la beslenip güçlen-
mesi neticesinde ulaşılabilecek hakîkatler ne kadar muhteşemdir. Bu itibarla
Kur‟ân‟ın, o bitip tükenmez feyzi ve yüce irşâdı olmasaydı tefekkür ve tahassüs
kabiliyetimiz, münbit topraktan mahrum kuru bir tohum gibi kalırdı. Dolayısıyla
biz kullar için, Kur‟ân sâyesinde gerçekleşen ilâhî ihsânın yüceliğini ve sonsuz
azametini idrâk etmekten daha büyük bir nîmet olamaz.
Böyle yüksek hakîkatleri tefekkürle yoğrulan gönüller, imtihan dolayısıyla
âdeta hatâlar diyârı olan şu fânî dünyada içlerini ve dışlarını tevbe ve gözyaĢı ile
yıkarlar. Bu has kulları şâir ne güzel tavsif eder:
O erler ki, gönül fezâsındalar,
Toprakta sürünme ezâsındalar.
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizâsındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedinin imzâsındalar.
Bir an yabancıya kaysa gözleri,
4
Bir ömür gözyaşı cezâsındalar…
Kısaca bu Hak erenleri devamlı duâ hâlinde, yâni Cenâb-ı Hakk‟ın:ّْ
َإُ ثِىُُِ سَةَؼِجَِب ي ًُْليٌَِى ُُُِوُػَبئالَ د
“(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabbim
size ne diye değer versin!? (Ne işe yararsınız?!.)” (el-Furkan, 77) beyânını müdrik
hâlde olurlar.
İşte böyle ulvî bir idrâk neticesinde de en hayırlı ümmet olabilmenin vecdi
içinde yaşarlar. Bunun için bütün güzel hâl ve hasletlerini hakka ve hayra dâvet
ziynetleri ile süslerler. Çünkü en hayırlı ümmet olmanın yolu bundan geçmekte-
dir. Âyet-i kerîmede buyrulur: ُِٓ
وـُِوفٌَّْؼِشِبُوَْ ثُِْشَإٌٍَِّٕبطِ ر َِذِجُخِشَُِّخٍ ؤرُُِ خَيِشَ ؤٌُِِّْٕىَشَِٕهَىَِْ ػَِٓ اوَر
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmıĢ en hayırlı ümmetsiniz; iyi-
liği emreder, kötülükten sakındırırsınız...” (Âl-i İmrân, 110)
Bu yüce vazîfeyi lâyıkıyla îfâ edebilmek için samîmî bir gayret içinde
olanlar, gönül âlemini İslâm‟ın zarâfet, nezâket ve güzellikleriyle tezyîn ederler;
hâliyle, kâliyle ve davranışlarıyla nümûne-i imtisâl olarak hakkı tebliğ ve hayra
teşvikte örnek olurlar. Bunlar hakka ve hayra dâvet‟i:ِ
َّْخِبٌْحِىّْهَ ثُدِعُ بًٌِِ عَجِيًِ سَثا ٌَِّذِبٌِْهُُِ ثَجَبدََٕخِ وٌَّْىِػِظَخِ اٌْحَغوَايِٖ َيََُٓحِغؤ
“(Rasûlüm) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et! Ve
onlarla en güzel Ģekilde mücâdele et...” (en-Nahl, 125) âyetinin sırrı çerçevesinde
gerçekleştirirler.
İşte bu güzellikler, bir mü‟minin gönlüne ve hayâtına aksedince onun hâli
ve ameli sadece güzellikten ibâret olur. O mü‟min, artık bir îsâr ehlidir. Yâni
madden ve mânen cömertliğin zirvesindedir. Yüce bir istiğnâ ile sonsuz bir zen-
ginlik içerisindedir. Ondaki ticâret ahlâkı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi
ve sellem-‟in yaptığı ticâretin bereketiyle doludur. Fâiz gibi habis urlar onun helâl
kazancına yol bulamaz. Onun malı, Allâh‟a verilen karz-ı hasen‟dir. Bu bakım-
dan ictimâî münâsebetlerde borç ve borçlanma hususunda son derecede titiz ve
ilâhî ölçülere riâyetkârdır. Çünkü o, Allâh ve Rasûlü ile dostluk kurmuştur.
Evliyâ ile dostluk kurmuştur. Bu dostluğu da vefâ ile perçinlemiştir. O yüce dost-
ları hiçbir zaman âh vefâ dedirtecek bir incitme hâlinde olmaz. Böylece her hâli
ve vasfıyla o, örnek bir îmân ehli olmak makamındadır. Bu makamda kader ve
esrârı ona fâş olmuştur da her ilâhî takdîr ona safâ verir.
Değerli okuyucularımız,
5
Son Nefes ismi ile kaleme aldığımız bu eserimizde sizlere takdim etmeye
çalıştığımız hususlar bunlardan ibâret. Ayrıca son nefese göz kamaştırıcı bir ulvî-
likle hazırlanan ve Hakk‟ın huzûruna ak bir yüzle varan büyük bir Allâh dostunu
da bizlere nümûne teşkil etmesi kabîlinden imândan ihsâna Mûsâ Efendi -
kuddise sirruh- başlığıyla yâd ettik. Diğer taraftan bu büyük insanların yürüdüğü
yüce tasavvuf yolunu da ele almak, onun güzellik ve mükemmelliğini tezâhür et-
tirmek üzere kaleme aldığımız bir gönül damlası olan Îmândan Ġhsâna Tasavvuf
adlı kitabımızla ilgili olarak Altınoluk Dergisi‟nin yaptığı röportajı da kitabımızın
sonuna ilâve ettik. İhsas etmek istedik ki; gerçek tasavvuf, Kitap ve Sünnet‟in
duygu derinliği içinde sır ve hikmetlerden nasip alarak yaşanmasıdır. Kitap ve
Sünnet‟in muhtevâsının dışına taşan her kâl, hâl ve davranış bâtıldır. Bu hakîkati
ifâde etmek için de: “Pergelin sâbit ayağı şeriattır.” denmiştir. Özet olarak dedik
ki: Tasavvufsuz müslümanlık olabilir, ancak bu, ihsân kıvamından mahrum bir
müslümanlık olur. Yâni mânevî bir eğitim olan tasavvuftan tecrîd edilmiş bir İs-
lâmî hayat, kişiyi “Allâh‟ı görüyormuşçasına bir kulluk kıvamı”na ulaştıramaz.
Bu kıvama ulaşmayanlar, son nefeste darlık ve zorluk yaşar. Yâni son ne-
fesimizde saâdet kapısından ebediyet âlemine geçebilmek için kulluk kıvamımız,
Allâh‟ı görüyormuşçasına ona ibâdetten geçmektedir.
Unutmamak gerekir ki:
İnsanoğlu aslında her gece ve gündüz, farkında olarak veya olmaksızın,
sayısız ölüm sebepleri ile karşı karşıyadır. Ölüm, insanı her an pusuda beklemek-
tedir. Hazret-i Mevlânâ Mesnevî‟sinde şöyle buyurur:
“Aslında her an, canının bir cüz‟ü ölüm hâlindedir. Her an, can verme
zamanıdır ve her an, ömrün tükenmektedir.”
Gerçekten hergün şu fânî hayattan bir gün daha uzaklaşırken kabre bir
adım daha yaklaşmıyor muyuz? Hergün ömür takvimimizden bir sayfa kopmakta
değil midir?
Ölüm sessizliğine bürünmüş her mezar taşı, lisân-ı hâl ile konuşan ateşli
bir nasihatçidir. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avluların-
da tesis edilmiş olması, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt yâni ölümü düşünüp dünyayı
ona göre tanzim etmek içindir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf
omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.
Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki, ne-
dâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrâ her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda
Azrâil‟le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir mekân yoktur. O
hâlde insan, vakit kaybetmeden «ُِّوا بًٌَِ اهللَفِشف » “Allâh‟a koĢun...” (ez-Zâriyât, 50) hitâ-
6
bından nasîb alarak, rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabul etmeli-
dir.
Peygamberlerin dışında hiçbir kul, îmân hususunda ayak kayması tehlike-
sinden kesin olarak selâmette değildir. Bu sebeple her bir mü‟min, kendisine
lutfedilmiş olan ömür nîmetini lâyıkıyla değerlendirmeye gayret etmelidir. Ölü-
mün soğuk ürpertilerinden kurtulmanın yegâne çâresi, ancak sâlihâne bir ömür ya-
şamaya gayret etmektir. Çünkü ölüme hazırlıklı olanlar, ölümden korku duymak
yerine onu ebedî bir vuslat vesîlesi olarak telakkî ederler. Bunlar, “ölümü güzel-
leştirebilme”nin huzûruna ermiş mes‟ud kullardır. Fakat gâfilâne bir hayat yaşaya-
rak âhiretini mahvedenler ise, ölümün korkunç ve karanlık girdabı karşısında so-
ğuk ürpertiler duymaktan kurtulamazlar. Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:
“Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allâh‟a kavuşturduğunu
düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir
düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.”
Hakîkaten, son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her
insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde sey-
reder. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir îtiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bü-
tün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdânı pişmanlık iklîmine sokar.
Dolayısıyla, hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın! Bu ay-
na, Kur‟ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye hâlinde henüz yaşarken hayâtımıza girsin.
Zîrâ gerçek bahtiyarlar, ölümle tanışmadan önce kendisini tanıyabilenlerdir.
Bu eserin telifinde emeği geçen M. Ali Eşmeli ve M. Âkif Günay kardeşle-
rimize teşekkür eder, hizmetlerinin bir sadaka-yı câriye olarak Cenâb-ı Hak katın-
da makbûliyetini niyâz ederim.
Rabbimiz son nefesimizi, ebedî âlemdeki mükâfatlarımızı seyredece-
ğimiz bir pencere eylesin...
Âmîn!..
Osman Nûri TOPBAġ
Üsküdar / 2003
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.