2
Yorum
11
Beğeni
0,0
Puan
1304
Okunma

Yıllanmış kırçıl bir dülgerin
Nasırlı parmaklarındaki hakkâk hüneriyle
N’aht b’aht kazınır
Yazılır alnımızın tahtına
Mendebûr menzilsiz bir dasitân
Ben
Tanburla meşk eden
İtaat bilmez yaban Dîlfezâ
Sen
"Aşık-ı sadıkta dil birdir
Olamaz yâr iki"
Diyen Selimî
P’aklar mı b’izi sanırsın
Bu Aşk denen varsıl asitân
Cehennemî yanıkları yamamadan tene
Dizlerimizdeki Secde kertiklerini
Göstermeden nâr-ı câhime
Hâl-i râkiliğimizle
Rükû etmeden o nâzende Sevgili’ye
Ve
Rûy-i sâcidle
Sücûd vermeden o mukkades seviye
Mirâcı olmazdı Âşık’ın
İnandık
Ki
İlâhî bir Aşk’ın ilk basamağında
Âciz beşetiyetimizin
Zındık zaafiyetleriyle sınandık
Derviş bir mumun berdûş alevinde
Alîl Pervâneler
Zâil semâzenler misâli k’andık da yandık
Yandık da kalktık
Sârâlı bir sancı belleyip
Ve
Sarılıp aşk kakmalı murassâ yaralarımıza
B’attık
İçimizde
Âsâyla yarılmış tuzlu sularla yuğduğumuz bağrımıza
Göğsümüzün orta yerine
Biribirimize derin mezarlar kazdık
Gün sökümünde
Tan bozumunda
Kırıldı efrûzî fanusu efsûnun
Sildik çapağını işaret parmağımızla
O mûrâî o kâzib uykuların
Sırtı saçı terli bir rûyadan
İnleyerek titreyerek uyandık
Ceplerinde yasaklı cümleler saklayan
Lügâtlardan çalıntı kelimelerimiz vardı bizim
Bir de
Üstü başı paçalarına kadar yoklanıp
Ters kelepçelenmiş kim’liksizliğimiz
Yine de her lisân-ı anda
Hep ayrı yazıldık
Her devr-i efsânda
Hiç gerçek olmadık
Hep meyyâl-ı hâyâl kaldık