23
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2549
Okunma


Bahçenin etrafını çevreleyen, fraktıları birleştiren kazıklardan birinin üzerine bir çırpıda tüneyen beyaz horozun, kafasını gökyüzüne uzatıp, kırmızı ibiğinin sağa-sola sallanması ve boynunu iyice gerdikten sonra ilk denemesinde boğazını temizleyen bir ses tonuyla yarım yamalak ötüşünün ardından, cümle yaylanın dağlarında yankılanan genç sesiyle, adeta komşu evlerdeki yaşlı horozlara meydan okuyordu...
Uyanmak ile uyanmamak arasında çabalayan gözlerimi ovuşturmaya başladım...Gözlerimin yarı açık yarı kapalı, acıyan haliyle sağa sola bakınıyorum.
Ne çabuk sabah oldu.Oysa daha yeni yatmamış mıydım ben?
Az ileride birisi arkasını dönüp çömelmiş. Kuzinenin önünde çalı- çırpı kırıp ateşi yakmaya çabalıyor.
Arkası bana dönük olduğu için kim olduğunu anlayamadım. Annem mi? Annemin bu renkte, kalın pazenden etekliği yok ki…
Burası neresi ? Bu perdeler bizim evde ki perdelere hiç benzemiyor. Bunların üzerinde birer dal üzerine tünemiş kuşlar var. Etamin kumaşının üzerine, karşılıklı iki kuş işlemişler renk renk iplerden. Perdenin ucunda ise kokludan ( dantel ipi) yapılmış enlice bir dantel.Onunda üzerinde kuş motifleri var.Ne kadar tezat duruyor.Renkli iplikle işlenmiş kuşlar sanki hayatta kalan yanımız.Beyaz ip ile örülmüş dantelde ki kuşlar ahirete intikal etmiş ruh gibi sallanıp duruyorlar...
Gün ışığı sızıyor perdenin aralık kalmış yanından.Az ileride ki divanda yatıyor anneannem. Kırış kırış olmuş yanağı yastığın üzerine düşmüş.Elleri beyaz çarşafın üzerinde, ölü bir kelebek gibi cansız yatıyor, boylu boyunca.Tıpkı beyaz dantelde ki kuşlar gibi...Ama anneannem hiç kıpırdamıyor...
Sabahın ayazı yüzümü en çok da burnumu üşütüyor.Yün yorganın içine sokuyorum kafamı. Ellerimi çapraz yapıp, kollarımın tam ortasından tutup, yan dönüp ısınmaya çalışıyorum.Ayaklarımı dizimden büküp çekiyorum. Karın boşluğumun açlıktan çökmüş kursağına yerleştiriyorum, ısınmak için.
Dişlerimin bir birine vururken çıkardığı "takırtı"yı susturamıyorum.Bir zaman sonra nefesimin sıcak sevgisi ve bakışları beni ısıtmaya yetiyor. Kuzineden yanan ince çalıların sesi yükseliyor.Üzerine konmuş kalın odunlar, çalılar yanıp da ağırlıklarını taşıyamayacak hale gelince kendi saltanatlarını bir sonra ki odunlara teslim edene kadar keyifle yanmanın tadını çıkarıyorlar…
Odanın az da olsa üşümüş çehresini değiştirip ısıtıyor.
Yorganın içinde neredeyse sıcaktan bunaldım. Başımı yorgandan çıkarıp bakıyorum. Arkasından ipi çekilen tahta kapı ağır ağır açıldı. Kapının gıcırdayan menteşelerinden çıkan ses tırmaladı kulağımın uyku hali mahmurluğunu.
Teyze’min elinde, bakırdan bir bakraç var. Kapıyı kapatıp içeriye girdi. Ahırdan geldiği belli olan tütsülenmiş koku, odaya gelişi güzel savruldu. Elindeki bakracı, tezgahın üzerine bıraktı. Temiz bir tencereye biraz su koyup şöyle bir çalkaladıktan sonra içindeki suyu döküp, arkasını tezgaha oturttu. Üzerine ilistiri yerleştirip, onun üzerine de beyaz ince bir tülbendi açarak yaydı. Daha sonra ahırdan getirdiği bakraçta ki sütü süzmek için tülbendin üzerine döküp altta ki tencereye dökülmesini sağladı. İşlem bittikten sonra, yanmaya başlayan kuzinenin üzerine, tencerenin kapağını kapatıp koydu. Kuzinenin ön kapağından ateş yalusu (alevi) ara ara başını uzatıp, göz kırpıyor küçücük penceresinden.
Siyah kedi başını divanın altında ki örtüden çıkarıp ilerledi .Uzun, pazen eteğinde çiçekler bulanan kadının yanına gitti. Etekleri boyunca kuyruğunu kullanarak okşamaya,eteğin üzerinde ki renk renk çiçeklerle cilveleşmeye başladı... Tüm sevecen halini gözler önüne sererek bir şey istediğini anlatmaya çalışarak" Miyav”lıyordu.. Kadın, bir tasa süt koyup, çıkış kapısının arkasına bıraktı.Siyah kedi, naif bir ceylan gibi sekerek, pembe dilini vakit kaybetmeden bembeyaz süt ile buluşturup, aç kalmış karnını günün en güzel besiniyle doyurmaya başladı...
Ara ara sobaya yeni odunlar atmak için kapak açıldıkça, kuzinenin içerisinde tutsak kalmış siyah ruhlu sinsi kokusu, kendine engel olamayıp dışarıya firar ederek, gözlerimin yeşil ve berrak su dolu saflığının içine acı acı nefesini üfleyerek yakıyor.
Gözlerimin içine, iki elimde bulunan parmakların belini kırarak, sürme çeker gibi bir ileri bir geri sürtüyor, dumanın dışarı çıkmasına yardım etmeye çalışıyorum. Gözlerim kızarıyor.Gözlerim acıyor. Bulanık görünüyor her şey bana.Bu oda .Yanan kuzine da ki ateş. Perdelerde ki kuşlar. Renkleri seçemiyorum artık. Üç kadın dolanıyor evin içinde. Birinin eteğini tanıyorum annem bu. Sonra yatağın içinde doğrulup, bağdaş kurarak oturuyorum.
Ekmek yapmak için mayaladığı leğendeki hamuru karıştırıp, yağlanmış tepsiye, eline aldığı hamurları arka arkaya koyuyor, annem. Hamurlanmış elinin içiyle, tepsiye yaydığı hamuru düzeltip, kuzinenin fırın görevi yapan bölümde ki kapağı açıp içine sürüp, kapağı tekrar kapatıyor. Ellerinin hamura bulaşmış kısmını su dolu bir kapta yıkayıp, su dolu kabı kuzinenin yanında bulunan yal kazanına döküyor. Daha sonra, kaynamaya başlayan sütün yanına gidip kapağını açıyor. Elindeki tabakta bulunan tereyağını bir kaşık yardımıyla, tencerenin iç kısmında ki en üst bölümüne sürüyor ki; süt kabarsa bile taşmasın diye.
Bazen unuturdu annem .O zaman süt, kendince verdiği zekatın karşılığı olarak kuzinenin üzerine dökülerek, sıcak kuzinenin harlanmasıyla da pis pis kokardı Annemde çareler bitmezdi oysa.Kuzinenin üzerine taşan sütün, kötü kokmaması için hemen bir avuç kalın tuzu alır ve dökülen sütün üzerine ekelerdi.Bu sayede kalın tuzun ince katmanlarındaki özü, kokunun arasına sızar, taşan sütün yanmaya meyilli kokusunu bir nebze de olsa kokmasını önlerdi. Süt ise sadece sobanın üzerine döküldüğüyle kalırdı.
Şeker katılmış bir bardak sütü, ellerimin arasına veriyor teyzem. Teyzemin en çok beyaz çehresinden, gözlerinin menekşe yeşilinde takılıyorum. Upuzun kirpiklerinin altında, uzun uzun yürüyüşlerin yapılabilineceği, alabildiğine sır’lı bir bahçe uzanıyor önümde. Bir de niyeyse çemberinin altından beline kadar uzanan, upuzun sarı saçlarındaki örgüler çekiyor dikkatimi. Ne çok örgüsü var. Belki elli tane. Belki daha fazla belki daha az.Üşenmeden kim örmüş o kadar örgüyü ?Uçlarında da renk renk iplerin ucuna takılmış rengarenk boncuklar.Her biri bir diğerine vurdukça”şıngır”dıyor. Benim annem sadece saçımı ortadan ayırır ve yan tarafımdan iki örgü yapar. Bazen de yaptığı örgülerin ucunu köküyle birleştirir. Beyaz kurdelayı da taktığı zaman değmeyin keyfime. "Simit örgü yaptı" diye o gün mutluluk sarhoşu olur, bozulmasınlar diye çok koşturmazdım.
Kuşlu etamin perdeleri, kornişin üzerinde kaydırıp, pencereden günün girmesi için kenara çektiler. Perdenin üzerindeki iki aşık kuş, kavuşmanın vuslatıyla birbirine buse veriyor şimdi. Pencerenin iç kısmında, pencereye bitişik bir metrelik boş alan var. Oraya, yün iplerden örülmüş minderler koymuşlar. Yataktan süzülüp, büyükçe bir minderin üzerine bağdaş kurup oturdum. Annem kendi ördüğü, prinç örneği koyduğu mavi hırkamı omuzlarıma bıraktı. …
Bugün havalar ne yağmurlu ne güneşli. Zaten köylerde hele yüksek yerlerde sis hiç kalkmaz yerden.Güneşin bulutların arasından ara ara görünmesiyle sis’te havalanıyor yavaş yavaş göğe doğru. Sis Allah’ın ruhuymuş.Bulunduğu yerlerde bereket hiç eksik olmazmış.Öyle derdi babaannem…
Gözümün önünde kocaman bir dünya var şimdi.Dağlar, ovalar, karşı tepelere gelişi güzel yapılmış evler. Bir kaç köpek, aşağı köprünün orada koşuşturuyor.Güz serçeleri, dallar arasında birbiriyle konuşup,gülüşüyor. Cıvıltılarını duymak bile yüzümde tebessüme yol açıyor.
Bahçede ki ağaçların çoğu kurumuş. Ruhu çekilmiş, yaşlanmış.Kimsesiz kalmışlar.Yetim çocuklar gibi boyunları bükük. Bir de dökülmüş yapraklarından olacak ki utanıyorlar çıplak hallerinden.En çokta bunun için üzgünler. Belki de soğuk onları bunun için daha çok üşütüyor.
Kabukları sertleşmiş.Yer yer çatlamış.İhtiyar, hasta bir insanın, öleceği günün ipini çeken garip, fakirler gibi tüm kollarını toprağın kucağına doğru sarkıtmış.
Garip bir hüzün çöküyor içime.Onlar ağlayamıyorlar.Ben ağlıyorum onların yerine.
Oysa baharda nasılda şen şakraklar.Nasılda yeni gelin gibi süzüm süzüm süzülüyorlar. Renk renk çiçekleriyle, mevsimin en güzel anını yaşadıkları o zaman dilimi içinde acaba bir gün, meyvelerimiz büyüyüp bedenimize hücum eden acımasız eller tarafından koparılırken, yada olgunlaşan ve yahut çürüyen meyvelerin, koparak bedeninden ayrılmalarında ki düşünceleri yada dökerken yapraklarını birer birer...Acı çekiyorlar mıdır? Ya da “kanun bu biz bu günün tadını mı çıkaralım,” diyorlardır?
Böyle bir son, hepimizin sonunu hatırlatıyor bana.Bir gün doğarsın.Büyürsün.Mevsimler gibi baharın olur en güzel çağında. Yazın da olur kışında.Belki yıllarca dişinden tırnağından artırıp kazandıkların, gün gelir güz de dökülen yapraklar gibi kayboluverir ellerinin arasından. Ve nihayetinde ölürsün.Belki vaktinden evvel.Belki "kocamıştı artık, torun torbasını da gördü, emanetini verme vakti" denir.
Onlar için yeni bir hayat ya da yeniden doğuş bir kaç ay sonra tekrar başlar.
Ne zaman doğup, yeşerip, ölecekleri bellidir bitkilerin.Ya insanların?
Bu garip düşünceleri üzerimden silkip atıyorum. Bir anda içimde esen rüzgar üşütüyor beni.Sıkıca sarılıyorum hırkama. Kollarımı birbirinin içine kenetliyorum. Oysa,kuzinede ki odunlar; güldür güldür yanıyor ve oda hala sıcacık.
Bahçede ki ağaçların arasına nedenini bilmiyorum ama başka ağaçlarda dikmişler.
Belki yapraklarını döktükleri zaman bu kadar mahzun olmasınlar, yalnızlıklarını paylaşsınlar diye…Kim bilir.Belki de bilinçsizce yapılmıştır.
Diğer ağaçların üzerlerinden sarkan sarı-turuncu renklerinde olan hurma ile ayva kurumuş bahçenin yüzüne salınarak tebessüm edip bakıyorlar.Çok severim ayvayı.Annem bana hamileyken çok ayva aşermiş.Anlatmasına göre; köyde ayva kalmamış da babam komşu köylerden getiriyormuş.O derece yani. Hamileyken ayva yiyenin çocuğunun yanağında illa ki gamzesi olur derler.Benim ise sol yanağımda, gülünce yada konuşunca derinleşen kocaman, bir gamzem var.Anneme göre hep ayvayı ısırdığı zaman sol tarafıyla çiğnediği için böyle olmuş.Bari arada sağ tarafıyla da çiğneseydi.İki gamzem olmuş olurdu.Hemen gidip bir tane koparsam mı diye düşünüyor sonra soğuk aklıma geliyor ve vazgeçiyorum.
Bizim geldiğimiz yola doğru yöneliyor bakışlarım. Neredeyse dinlenmeden tüm gün yürüdük. Nefeslerimiz ağzımızdan çıkarken, tıpkı babamın sigara içerken üflediği sigara dumanına benziyordu. Acaba babam ne yapıyordur? Hala sigara içiyor mudur? Ve her üfleyişinde odada bulunan babaannemin ciğerleri dışarı çıkacak gibi öksürüyor mudur? Babaannemi özledim. Namazı bile kılarken abdestini annem aldırıyordu. Her Perşembe akşamı annem yakardı beyazlamış, seyrelmiş saçlarına kınayı.Sonra banyosunu yaptırıp arındırırdı kınayı posasından. Tertemiz beyaz sabun kokardı elbiseleri. Önüne durup ayırırdı saçlarını tam ortasından.Sonra arkasına oturup ince dişli siyah tarak ile bastırmadan tarardı, derisi her daim acıyan babaannemin başını. İki örgü yapardı. Sonra uçlarına, örgüsünden kopardığı ipleri birkaç kez doladıktan sonra düğümleyerek bitirirdi işini.Babaannem de her zaman kaybederdi örgüsünün ucunda ki renkli ipleri. Sonra örgüler bozulur, gelişi güzel dağılırdı.Kına kokulu, kızıl saçları.
Güneş o zaman başka doğardı evimizin odasına. Işık ışık nur yağardı.Damla damla yağan yağmur şarkılar söyleyerek düşerdi camımızın aç kalmış susuzluğuna. “Çat, çat” sesleri yükselirdi ninemin tespihinden.Ağzının içindeki dili kalınlaşmış zor dönüyordu yaşlılıktan.Ama Allah kuvvetini veriyordu.”Bu gün ben hastayım.Oram- buram ağrıyor, namaz kılmayacağı" demezdi. Beyaz bir örtü olurdu başında her zaman. Namazlusu (seccadesi) hep yanındaydı.Eskimiş ne kadar etekliği varsa onları birbirine ekleyerek yapmıştı. Fatıma anamızda gece kalkıp böyle yaparmış.Sevapmış çünkü böyle yapmak onun nazarında.Babaannemde bunu uyguluyordu her zaman.Elinde bir iğnesi ve ipliği olurdu.Anneme “ gelin, eskilerden kumaşları getirsene yanıma. Gece namaza kalkınca bir iki parçayı birbirine dikerim he olmaz mı,” der sonra annemin siyah bir poşet içinde ki artık kumaşları, eskimiş gecelikleri alır, önüne serdiği büyükçe bir örtünün üzerine döker sonra da başlardı hangisi hangisiyle uyumlu, ona göre kafasında tasarlar sonra da siyah kalın bir makası titreyen parmaklarının arasından kayıpta düşmesin diye sıkıca tutar, bir şekil verip keserdi. Sonra ise dikerdi taa sabah namazı olana değin.Görmesi azalmış yeşil gözleriyle...
Gerçi yürüyemiyordu ama yine de önüne aldığı seccadeyle oturduğu yerden namazını eda ederken yüce dağlar gibi büyürdü gözümde.
Ne yalan söyleyeyim özledim babaannemi. Arada kızsa da cebinden çıkardığı pembe halkalı şekerlerle hemen gönlümü alır” kız gel, bak sana ne vericem,” derdi.
Bende hiç nazlanmadan koşu verirdim yanına. Hemen yanına oturtur sonra saçlarımı okşar " tatlımı kız şeker" derdi. Bende" hıhı .çok tatlı.Bal gibi bal" derdim. Kırışmış ve titrek elleriyle tarardı başımı... "Ah ah .Keşke ben de senin yaşında olsaydım" der iç geçirirdi .
Babamı da özledim.Ne yapıyor acaba tek bacağıyla.Kahveye gidiyorsa babaannem evde yalnız kalıyordur. Hoş zaten olsa da konuşmazlardı ya birbirleriyle.Konuştukları zaman babamın sesi gök gürültüsü gibi yükselir, hızla düşen yıldırım gibi korku salardı yüreğimize.Bir kuş çırpınışı gibi nefes almak,takılıp kalırdı boğazımızın çıkamayan boşluğuna.
Elimde duran sıcak süt bardağının buharı, yüzümün üzerine sıcak nefesini üflüyor” içsene kızım sütünü soğutmadan,” diyor annem. Anne sesi ne güzel bir ses. Tıpkı bulutlar gibi.Bulutlarda besliyor içindeki yağmurları.Büyütüyorlar.Kocaman kocaman oluyor yürekleri. Sonra vakti- zamanı gelince hayata doğru yola çıkıyorlar.Sonra toprakla buluşuyor.Bir çok tohumu güne çıkarıyor.Bir çok ağacı besliyor.Bir çok böceğin kurumuş kursağına yudum yudum inip, aç kalmış susuzluğunu gideriyor…
Mis gibi ekmek kokusunun sarhoşluğuyla başımı çevirip bakıyorum.Kuzinenin kapağı açılıp içinden tutak( elbezi) ile tutulan tepsiyi çıkarıyor annem. Nar gibi kızarmış...
Evin içini ekmeğin nazlı nazlı dalgalanan, buğday ile mısır karışımı undan yapılmış mayalı ekmeğin kokusu kol geziyor.
Küçük teyzem, tavana asılmış ipin ucuna bağladığı yayıkta yaydığı ayranı, genişçe bir tencereye döküyor.Bir elinde bakırdan bir tas içinde su, diğer elinde bir tane ağaç kaşık.Yayılmış ayranın üzerinde biriken yağları tahta kaşıkla kenardan itibaren toplamaya başladı. Topladığı yağları su dolu bakır kabın içine bırakıp, kaşığın dış kısmıyla birbirine yapıştırarak, nihayet yağın birleştirdi. Tastaki suyu döküp, yeniden temiz su ekleyip, birkaç kez daha aynı işlemi yapıp, yağın içindeki ayranı suyun içinde arındırdı.
Serilmiş sofra bezinin üzerine, tahta sofrayı getirip tam ortasına yerleştirdi annem.
Taze, haşlanmış yumurtalar, köy peyniri, pekmez, bal, tereyağı ve köy ekmeği birde yanına sıcak süt ile sultanlara layık sofra kurulmuştu.Hemen elimi yüzümü yıkayıp sofraya oturdum.Arkamda sıcacık kuzinenin içinde çıtırdayan çalı- çırpı parçacıkları.Mis gibi odun kokusunun odaya yayılışında ki o ahenk bir başka güzellikteydi. Hele taze pişmiş ekmeğin kenarından, sıcak olup elimi yakmasına aldırmadan, koparıp içine tazecik tereyağının eriyişini, o güzel buluşmasındaki doyumsuz lezzetin, ağzımın içinden mideme kadar olan yolculuğundaki o eşsiz tadın ne tarifi var ne de anlatması mümkün...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.