19
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2021
Okunma

Uzaktan, ayağı taşa toza dolana dolana yetişti rüzgâr. Boynuna kadar inen saçlarını yüzüne, gözüne vurdu, karmakarışık duygular gibi. Yumduğu gözlerinden boşalan yaşlar, gidenlereydi belki! Belki de…
Zaman İstanbul’un sokaklarında kol geziyordu.
Öyle ki; güneş doğmuş, gün batmış, eskiyen bir saltanat bile son kayığına binip çoktan ufuk çizgisinin ardına varmıştı.
Önünde açılan yoldan akıp giden hayatın tersine, rüzgâra karşı yürümeyi sürdürdü inadına. Herkes mahşer yerine koşuyor gibiydi, yanından geçip giderlerken. Genç kadının adımları büyük ama usulcaydı. Yoruyordu, tek başına direnerek yürümek. Yoruyordu önünü görmeden el yordamı da olsa ilerlemek. Gökyüzünde masmavi bir bulut gözlerine değdi bir martıyı andırarak. Bunca karmaşanın arasından uydurmuştu belki de ümidi, gök kubbenin orta yerinde. Adımları adımlarına karışmadan indirdi bakışlarını. “ Düşmeden yürümeye çalışmak ne kadar zormuş anne” dedi; içinde ölen bir kadının, hayalinde kalan merhamet dolu yüzüne.
Bitmeyen yolun köşe başında, eli yüzü kir ve korkuyla kararan bir kız çocuğu ilişti gözlerine. Kaldırımın üzerinde oturduğunu ve taşların soğukluğundan titrediğini fark etti. Dizlerini annesinin karnındaki gibi çekmişti kendine. Ellerini iki küçük yumruk yapmış, dudaklarından çıkan çelimsiz nefesiyle ısıtmaya uğraşıyordu.
Hep aklına takılan soru bir defa daha zorluyordu işte dimağını ve kalbini:
“Yürüyor muyum, yürütülüyor muyum, ya Rab?”
Küçük kızın önünde durana kadar, dayandı ortalığı birbirine katan rüzgâra. Durdu.
Korkuyla yumulmuş gözlerine ve betini benzini atıp kararmış güne rağmen, önündeki karaltıyı hissetti küçük kız. İki yumruğunu gözlerinin üzerine perde yapıp açtı. Önce birini, sonra ikisini birden. Minik çiçekli kahverengi eteğiyle, önünde durup gülümseyen kadının neden beklediğini anlamaya çalıştı.
Kadın, elini uzattı tek söz etmeden. Kendi ellerine baktı küçük kız. Utanıp sakladı ikisini birden koynunda. Çekmedi kadın elini, uzattığı gibi unuttu öylece, uzanıp tutana kadar küçük kız. Bu ısrar, bu gülen yüz, bu temiz bakış daha fazla direnmemesi için yeter miydi?
Tuttu kadının elini; sıcacıktı anne eli gibi, uyumadan önce sunulan bir bardak sıcak süt gibi... Eteklerini savurdu hırçın rüzgâr ikisinin de. Şaşkındı küçük kız. Yüzünde rüzgârın iziyle yürüyen kadın, sol eline sahip çıkıp yürütmeye başladı küçük kızı.
Upuzun bir yol, güzel ve aksine kürek çeken bir sandalcı gibi yürüyen kadının elinde huzurlu bir yolculuğa dönüştü küçük kız için.
Uzadıkça uzayan iki kişilik bir yol…
Hala zaman geziniyordu, şehrin sokaklarında. Her sokakta biraz daha büyüyordu küçük kız ve her sokakta başka bir hakikati anlatırken bir yandan öbür yandan da ölüme doğru yürütüyordu saçlarına aklar düşen kadını.
Yol boyunca soldu güzel kadın ve yanında tüm kirlerinden ve kaç terk edilmişliği varsa her birinden, arındı, duruldu, büyüdü ve affetti hayatı küçük kız…
Döndükleri her köşe başında daha çok erişebildi kapı zillerine “yalnızlığın kızı”. Hiçbir zile basmadı ve girip korunaklara, hürriyetini satmayı aklının ucundan bile geçirmedi. Bırakmadı hiç, yaşlandıkça yürüyüşü yavaşlayan kadının sağ elini. Kimseyle karşılaşmadılar onları tanıyan. Defalarca geçmediler hiçbir sokaktan. Yol boyunca gördükleri çirkefliklerden hızla uzaklaşırlarken, ağaçlarında huzur büyüten sokakların yollarını unutmamak için, daha dikkatli izlediler ikisi de.
Hiç ayrılmadı elleri. Hiç bıkmadılar el ele vermekten ve vazgeçmediler rüzgârın tersine yürümekten. Dönüp hızla yürümenin aldatan yanlarını, gerisin geriye gitmenin kolaycılığını hiç öğretmedi yaşlı kadın; elinde büyüttüğü “yalnızlığın kızı”na.
…
Sahile ulaştırdı yol onları.
“Durup dinlenmeliyim” dedi, beli bükülen yaşlı kadın. Şaşırdı kız.
“Durmak!” dedi, “nasıl bir şey ki”?
“Adım atmadan olduğun yerde kalmak” dedi yaşlı kadın. “Oturmalıyım” dedi ardından.
“Oturmak!” diye geçirdi içinden ve düşündü… “Nasıl bir şey ki?”
Sessizce bekledi yaşlı kadının oturup dinlenmesini. Hiç bırakmadan sağ elini. Bekledi… Bekledi...
Gözleri yumulurken yaşlı kadın, son bir şey söyledi: “Rüzgâra karşı yürü ve bırak artık elimi. Git” dedi. “Göz yumma gözlerinin önünde biriken çaresizliklerin elinden tutulmamasına”
…
Oturduğu yerde soluğu tükenen kadın, ağlamayı hiç öğretmemişti ki “yalnızlığın kızı”na… Ağlayamadı… Birden çocuksu bir terk edilişin acısı depreşti yüreğinde. Geride kalan güzel sokaklardan daha az gördüğü bir yüzü koydu bakışlarının arkasına, rüzgâra döndü yüzünü. Bilip öğrendiği her şeyle, adım atmaya başladı.
Bir gün elleri boşken rüzgâra karşı yürümeye mecbur olacağını hiç düşünmemişti.
Zaman, şehrin sokaklarında kol geziyordu.
Öyle ki; güneş doğmuş, gün batmış, nefesi tükenen bir saltanat, son kayığına bindirip yolcusunu, çoktan ufuk çizgisinin ardına varmıştı bile. Genç bir kızın önünde uzanıp giden yoldan, rüzgâra karşı yürüyüşü başlamıştı yeniden…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.