Her çocuk sanatçıdır. mühim olan büyüyünce de öyle kalabilmektir. pablo picasso
Erdem Öztürk
Erdem Öztürk

Krallarda kaybeder

Yorum

Krallarda kaybeder

0

Yorum

1

Beğeni

0,0

Puan

29

Okunma

Krallarda kaybeder

Bugün perdeleri açmadım.
Güneşin bundan haberi olmadı.

Zaten insanın başına gelenlerin çoğundan
güneşin haberi olmuyor.

Mutfakta üç bardak vardı,
ikisi temiz,
biri dün akşamdan kalma.
İnsan bazen hangi bardağın kendisi olduğunu
uzun uzun düşünüyor da
sonra susuyor.

Ben sustum.

Çünkü bazı cümlelerin ağzı vardır,
söylersen seni ısırırlar.

Masada eski bir gazete vardı.
Bulmacanın yarısı çözülmüş.

Beş harf.

İkincisi i.
Sonuncusu k.

Bir insanın ömrüne
beş tane küçük kutu çizmişler sanki.

Dördünü bulsan
beşincisi inadına boş kalıyor.

Kalemi bıraktım.

Bazı cevapları bilmek
insanı daha akıllı yapmıyor çünkü.

Çocukken cepler daha büyüktü zaten.
İçine misket, ekmek kırıntısı,
ölmüş bir uğurböceği
ve dünyanın düzeleceğine dair
saçma sapan şeyler sığardı.

Benim çocukluğumsa
bir sabah erkenden tutulup
kırmızıya boyanmıştı.

Kim boyadı bilmiyorum.

Belki evin büyükleri.
Belki kaderin mahalle arasında çalışan
ucuz bir boyacısı.

Sonra kurumasını beklemeden
üzerime giydirdiler.

Yıllarca ellerime bulaştı.

Dokunduğum oyuncaklara,
okul defterlerine,
kapı kollarına.

İnsan çocukluğunun rengini
büyüyünce değiştiremiyor.

En fazla üstüne
başka şeyler asıyor.

Bir diploma.
Bir anahtar.
Bir fotoğraf.
Bir suskunluk.

Telefon çaldı öğleden sonra.

Bir adam yüksek sesle konuşuyordu

Bayım, inşaatın demirleri ne zaman gelecek?

Karşı tarafın cevabını duymadım.

Zaten dünyadaki bütün büyük meselelerin
yarısını duyuyoruz.

Diğer yarısını
kendimiz uyduruyoruz.

Sonra bir kamyon geçti sokaktan.

Kasasında sandalyeler vardı.

Bir ev taşınıyordu belli ki.

Evler de gidiyor demek.

Bunu bilmiyordum.

Ben hep insanların gittiğini sanırdım.

Bir kadın balkondan çamaşır topladı.
Bir çocuk topunu duvara vurdu.
Bir poşet havalandı.

Hayatın en ciddi tarafı belki de budur:

Tam çok önemli bir şey olacak sanırsın,
bir poşet uçar.

Akşamüstü çayın altını fazla açmışım.
Su eksilmiş.
Çay koyulaşmış.

İçtim yine de.

Bazı şeyleri dökmeye
insanın eli varmıyor.

Pencerenin kenarında küçük bir çatlak var.
Geçen kıştan beri orada.

Tamir ettirmedim.

Her evin kendine ait
küçük bir yarası olmalı diye düşündüm.

Yoksa duvarlar
fazla masum görünüyor.

Sonra denizin üzerinde
güneş batarken kalan o son parıltıyı düşündüm.

İnsanın gözünü kısmadan bakamadığı,
ama bakmayınca da eksik kaldığı
incecik ışığı.

Eski insanlar ona bir ad vermiş olmalı.

Ben bilmiyorum.

Bazı güzelliklerin adını öğrenmek
onları küçültüyor çünkü.

Gece oldu.

Buzdolabı uğulduyor.
Üst kattaki adam sandalye çekiyor.
Bir yerde televizyon açık.

Dünya bütün ciddiyetiyle
devam ediyor.

Ben de devam ediyorum.

İnsan devam etmek için
illa bir yere varmak zorunda değilmiş.

Bunu geç öğrendim.

Mesela otobüsler varır.
Trenler varır.
Mektuplar bazen varır.

Ama insan?

İnsan biraz gecikir.

Biraz yanlış sokağa sapar.

Bir büfenin önünde durup
neden durduğunu unutur.

Sonra cebinden bozukluk çıkarır,
bir su alır
ve hayatına dönmüş gibi yapar.

Ben de iyi yapıyorum bunu.

Hayatıma dönmüş gibi yapmayı.

Sabahları yatağı topluyorum.
Çöpleri çıkarıyorum.
Telefonu şarja takıyorum.

Bunların hepsi
dünyaya verilmiş küçük teminatlar

Merak etmeyin,
buradayım.

Oysa bazen insan
bir yerde değildir.

Birinin hiç bakmadığı tarafta duruyordur.

Bir fotoğrafın kesilmiş kenarında.

Bir cümlenin söylenmeyen kısmında.

Bir şarkının
kimsenin dikkat etmediği
üç saniyelik boşluğunda.

Orada yıllarca yaşayabilir.

Kimse fark etmez.

Geçenlerde kitapların arasından
eski bir otobüs bileti çıktı.

Tarihi silinmiş.

Nereye gittiğimi hatırlamıyorum.

Ama saklamışım.

Demek ki dönüşü önemliymiş.

Ya da gidişi.

Bazen insan bir şeyi neden sakladığını unutuyor
ama atamıyor.

Çünkü ellerin de hafızası var.

Akıl unutur.

Eller hain değildir.

Gece yarısına doğru uyudum.

Ve bir şehir gördüm.

Önce bir dağ vardı.

Dağın başında krallar oturuyordu.

Tahtları yoktu.

Ama insanın oturuşundan da
kral olduğu belli olabiliyor.

Biri bana

Dünya bizim, dedi.

Öteki

Şu gördüğün ovalar da.

Bir başkası elini uzaklara uzatıp

Irmaklar bile bizim iznimizle akar.

dedi.

Ben bir taşın üzerine oturdum.

Cebimde ekmek vardı.

Çıkardım, yedim.

Onlara da uzattım.

Almadılar.

Krallar ekmeği küçümser.

Çünkü açlığın
saray kapısından girmediğini sanırlar.

Bir tanesi sordu

Sen kimsin?

Bilmiyorum, dedim.

Çok kızdılar.

Krallar, kendini tarif edemeyen insanlardan korkar.

Çünkü sana bir isim veremezlerse
seni yönetemezler.

Dağdan aşağı indim.

Aşağıda bir şehir vardı.

Saçmaydı.

Gerçek şehirler kadar saçma.

Şehrin ortasında
dört tarafında rakamlar bulunan
uzun, taş bir şey yükseliyordu.

Tepesinde iki ince kol
birbirini kovalamaktan yorulmuştu.

Biri ötekine hiçbir zaman yetişemiyordu.

İnsanlar altından geçiyor,
başlarını kaldırıp bakmıyordu.

Belki zamanı bilmek istemiyorlardı.

Belki herkes geç kalmıştı zaten.

ısırınca dişin altında çıtırdayan
o kırmızı meyvenin kokusu vardı sokaklarda

Sonbaharın cebinden dökülmüş gibiydi.

Evlerin cumbalarından,
tahta kasalardan,
çocukların ellerinden geliyordu.

Şehrin tamamı
çocukken saklanmış bir meyve bahçesi gibi kokuyordu.

Sonra bir ırmak gördüm.

Rengini ilk bakışta anlayamadım.

Gökyüzünden değildi.
Topraktan da değildi.

Biraz uzun bakınca
ilkbaharda yağmurdan sonra çıkan otların,
ıslak yaprakların
ve yosun tutmuş taşların
aynı yerde anlaşmış gibi durduğu
bir renge dönüyordu.

Irmağın kıyısında
ayakkabısız bir kız çocuğu yürüyordu.

Ayakları çamurdu.

Elinde hiçbir şey yoktu.

Çocukların elinde hiçbir şey olmayınca
dünya biraz utanmalı.

Ama dünya utanmıyordu.

Karşı kıyıda başka bir çocuk vardı.

Çömelmişti.

İşaret parmağını kalem yapmış,
toprağı boyuyordu.

Bir ev çizdi.

Yanına bir ağaç.

Sonra iki insan.

İkisinin arasına
çok uzun bir yol çizdi.

Cebime baktım.

Ona bir kalem almak istedim.

Cebimde para vardı

Ama rüyalarda bazı dükkanlar
ne kadar yürürsen yürü
karşına çıkmaz.

Koştum.

Bir kırtasiye aradım.

Yoktu.

Bakkal vardı.
Kasap vardı.
Berber vardı.
İnsanların borçlarını yazdığı defterler vardı.

Ama çocukların dünyayı boyaması için
bir tane kalem yoktu.

Geri döndüğümde
çocuk hala parmağıyla çiziyordu.

Parmağının ucu toprağa bulanmıştı.

Utandım.

İnsan bazen hiç işlemediği
bir suçtan utanıyor.

Irmağın ilerisinde
bir bank vardı.

Bankta bir adam oturuyordu.

Karşıdaki köprüye bakıyordu.

Köprünün üzerinden bir tren geçti.

Vagonların pencereleri ışıklıydı.

İçeride insanlar vardı.

Birileri bir yere yetişiyordu.

Adam başını kaldırıp trene baktı.

Gördü.

Sonra köprünün altına bakmak istedi.

Tam başını eğdiğinde
kör oldu.

Başını kaldırdı.

Yeniden görmeye başladı.

Bir daha aşağı baktı.

Bir daha karanlık.

Saçma bir şehirdi.

Yukarı bakınca insan her şeyi görüyordu.

Aşağı bakınca
hiçbir şeyi.

Belki o yüzden
kimse çocukların ayaklarına bakmıyordu.

Belki o yüzden
kimse karşı kıyıdaki çocuğun
parmağını kalem yaptığını görmüyordu.

Tren geçti.

Köprü kaldı.

Adam kaldı.

Irmak kaldı.

Ben yürüdüm.

Sonra yeniden o dağa çıktım.

Kralları aradım.

Yoklardı.

Taşların arasında mezarlarını buldum.

Birinin üstüne bir gazoz kapağı çakılmıştı.

Ötekinin mezar taşına
bel fıtığı çekilir yazılmıştı.

Bir başkasının üstünde
buraya reklam verebilirsiniz diyordu.

Dünyanın kendilerinin olduğunu söyleyen adamların
mezarları reklam malzemesi olmuştu.

Adlarını aradım.

Silinmişti.

Bir harf bile kalmamıştı.

Ne taçları vardı.

Ne orduları.

Ne fermanları.

Dağın rüzgarı
hepsinden daha uzun yaşamıştı.

Krallar çoktan kaybetmişti.

Hem de kime kaybettiklerini
bile öğrenemeden.

Aşağı baktım.

Irmak hala akıyordu.

Ayakkabısız kız hala kıyıdaydı.

Karşıdaki çocuk
parmağıyla toprağı boyuyordu.

Ve ben hala
ona bir kalem alamamıştım.

Belki bütün rüya
bundan ibaretti.

Bir çocuğa alınamayan
tek bir kalemden.

Uyandım.

Oda karanlıktı.

Buzdolabı yine uğulduyordu.

Perdenin arasından
sabahın ilk ışığı giriyordu.

Masada gazete duruyordu.

Bulmacaya baktım.

Beş harf.

İkincisi i.

Sonuncusu k.

Hala boştu.

Doldurmadım.

Çünkü bazı boşlukları
insan bilmediğinden değil,
bildiği şeyi yazmaya kıyamadığından bırakır.

Pencereyi açtım.

Dağ yoktu.

Krallar yoktu.

Irmak yoktu.

Ayakkabısız kız yoktu.

Parmağıyla dünyayı boyayan çocuk yoktu.

Köprü yoktu.

Kör olan adam yoktu.

O kırmızıya boyanmış çocukluğum bile
bir anlığına susmuştu.

Sadece sabah vardı.

Ve ben.

Sonra içimden,
kime söylediğimi bilmeden
şöyle dedim:

Ben sana bir şey vadetmedim.

Ne yolunu bekledim diyebilirim,
ne adını dağlara söyledim.

Sana yazılmış bir mektubum yok.
Kapında eskimiş ayakkabılarım yok.

Ben yalnızca
dünyanın bir yerinde
senin de sabaha uyandığını düşündüm bazen.

Hepsi bu.

Ama bilirsin

bazı insanlar birbirine kavuşmaz.

Aynı ırmağın
iki ayrı kıyısında yaşar.

Biri parmağını kalem eder,
öteki ona bir kalem almak ister.

Olmaz.

Dünya araya girer.

Dağ girer.

Köprü girer.

Tren geçer.

Krallar ölür.

Adları silinir.

Bir şehir uyanır.

Bir şehir uyur.

Ama insanın içinde
kimsenin hükmedemediği küçücük bir memleket kalır.

Ben orayı kimseye vermedim.

Vermem.

Bir gün bütün kralların adı unutulur,
bütün kulelerin kolları yorulur,
bütün trenler son istasyonuna varır.

O ırmak yine akar.

O çocuk yine toprağa bir şey çizer.

Ve ben

ben yine karşı kıyıda kalırım belki.

Varsın kalayım.

Yeter ki sen,
hangi kıyıda olduğunu bile bilmeden,

iyi ol.

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Krallarda kaybeder Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Krallarda kaybeder yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Krallarda kaybeder yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL