5
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
138
Okunma


İnsan, sevdiği şeyi korumaya çalışırken törpülediğini çok geç fark eder. Zannederiz ki yonttuğumuz her keskin kenar, o sevgiyi daha kusursuz kılacaktır. Oysa ruh törpülendikçe küçülür, sevgi eksilir.
Biz hayatımıza aldığımız insanın sadece varlığını değil, bizim dışımızdaki varoluş biçimini de kısıtlamaya bayılırız. Onun rüzgârını keser, kendi penceremizden esen havayı ona nefes diye sunarız. Gitmek isteyen bir adımı durdurmak için gövdemizi siper eder, kırılan bir hevesi kendi doğrularımızla yapıştırmaya çalışırız. Adına da tutku deriz.
Belki de hakiki sevgi, birini tutma becerisi değil; yazgısının kesiştiği yollardan onu alıkoymama cesaretidir. Çünkü insan, en çok kurtarmaya çalışırken boğar.
Zamanla anlarsın ki, bazı gidişler bir veda değil, uzun bir çekilmedir. Deniz nasıl ki kıyıdan ağır ağır çekildiğinde geriye sadece tuzlu bir ıssızlık bırakır; insan da ömrümüzden öyle çekilir. Ortada ne hırçın dalgalar kalır ne de keskin bir cümle; geriye sadece bellek duvarlarında usulca gezinen o inatçı sessizlik kalır.
Ve o an başlar asıl kabulleniş. İnsan, karşısındakini yitirdiğinde değil; asıl onu geri getirmek için kendi kimliğini paramparça ettiği o ıssız hesaplaşma masasında biter.
Birini kaybetmek, takvim yapraklarının eksilmesi değildir. Önce sesin tınısı silinir hafızanın duvarlarından. Sonra adımların evdeki ritmi kaybolur. En son da yüzün çizgileri bir sis tabakasının arkasında unutturulur; geriye sadece o varlığa dair, dokunsan kanayacak puslu bir iklim kalır.
Gün gelir; bir sabah uyanırsın ve yokluğu artık bir sızı değil, göğüs kafesinde genişleyen yepyeni, kimsesiz bir odadır.
İnsan sevdiğini hayattan bir kez sürgün eder; fakat o hayali diri tutmak adına, kendi ruhunu her gün yeniden darağacına çeker.
Gülşen Polat
Yazımı güne taşıyan değerli seçki kuruluna, yorum ve beğeni ile beni onure eden tüm kalemdaşlarıma sonsuz teşekkürler.
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.