0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
124
Okunma
Kasabaya yaz erken gelmişti. Deniz sabahtan beri ışığı çoğaltıyor, karşı kıyıların silik çizgisi sıcak yükseldikçe mavinin içinde eriyordu. İskele tarafından gelen birkaç kişi meydanı ağır adımlarla geçiyor, çınarların altındaki kahvede henüz ikinci çaylar söyleniyordu. Burada acele etmek biraz ayıp sayılırdı sanki. Vapurun saati vardı, güneşin saati vardı, insanın da.
Cengiz adliye binasının karşısında durdu. Telefonundaki saate baktı. On bire on vardı. Bir tanıklık için çağrılmıştı. Savcılık kaleminden arayan kadın, gününü ve saatini söylemiş, “Fazla sürmez,” demişti.
Cengiz binaya baktı. Adliye sözcüğü ona her zaman başka türlü binaları düşündürürdü: betonlar, metal kapılar, uzun koridorlar, floresan ışıkları, kapı önlerinde dosyalarını göğsüne bastırmış insanlar...
Karşısındaki ise neredeyse eski bir ada köşküydü. Açık renkli cephesi güneşi yumuşatıyor, yüksek ve kemerli pencereleri iki yandan binayı uzatıyordu. Geniş mermer merdiven, iki yana açılan beyaz korkulukların arasından yukarı çıkıyor; girişin önündeki sütunlar balkonu taşıyordu. İki uzun palmiye, binanın iki yanında bekçi gibi yükselmişti. Tepedeki kıvrımlı alınlık ve balkon korkulukları, yapıya bir devlet dairesinden çok geçmişten kalmış büyük bir konak havası veriyordu.
Cengiz içinden güldü. İnsan burada mahkemeye değil de bir yazlık köşke çağrılmış gibi hissediyordu. Sonra kapının üzerindeki yazıya baktı. Adliye. Sözcük, binanın bütün yumuşaklığını bir anda geri alıyordu.
…
Memurlar arasında da buraya tayin istemenin küçük bir emeklilik provası olduğu söylenirdi. Mithat da bunu yıllar önce düşünmüştü. Büyük şehirlerde geçen nöbetler, kavga tutanakları, gecenin bir yarısı gelen telefonlar artık gözünde büyüyordu. “Biraz sakin bir yer,” demişti kendi kendine. Sakin yeri bulmuştu. Ama sakinlik insanı her zaman hafifletmiyordu.
…
Cengiz adliyenin merdivenlerini çıktı. Mermer basamakların ortası yıllarca basılmaktan hafifçe matlaşıp aşınmıştı. Eli korkuluğa değdiğinde güneşte ısınmış ahşabın sıcaklığını hissetti. Kapıdan içeri girdi. Çantasını X-ray cihazının bandına bıraktı. Kendisi dedektörden geçerken tiz bir ses yükseldi.
Mithat başını kaldırdı. “Beyefendi, bir dakika.”
Cengiz durdu. “Buyurun.”
“Çantanızı bir daha uzatır mısınız?”
Çanta yeniden cihazdan geçti. Mithat ekrana eğildi. Bir süre baktı. Sonra çantaya, ardından Cengiz’e.
“İçinde kitap mı var?”
“Var.”
“Başka?”
“Defter... Kalem... Gözlük.”
Mithat eliyle geçmesini işaret etti. “Tamamdır.”
Cengiz çantasını alırken gözü masanın üzerine takıldı. Bir telsiz. Anahtarlar. Yarısına kadar içilmiş çay. Birkaç kâğıt. Ve onların arasında bir kitap: Çalıkuşu.
Bir an durdu. Kitabın kapağı hafifçe kıvrılmış, arasına küçük beyaz bir kâğıt sıkıştırılmıştı. Öyle masanın üzerine süs olsun diye bırakılmış kitaplardan değildi. Okunuyordu. Cengiz önce kitaba, sonra Mithat’a baktı. Sormaması gereken soru, insanın ağzından çoğu zaman en çabuk çıkan soruydu.
“Siz mi okuyorsunuz?”
Sözcükler havada kaldı. Cengiz daha Mithat cevap vermeden kendi sesini duydu.
Siz mi? O iki sözcüğün içindeki kabalığı o anda fark etti. Mithat kitaba baktı. Sonra ona. “Evet,” dedi.
Biraz bekledi ve üstüne bastırarak, “Ben okuyorum,” dedi.
Cengiz’in yüzüne sıcaklık yürüdü. Ancak "Ben okuyorum" cevabı biraz da tokat gibi inmişti. Ne bekliyordun? Çalıkuşu kendini mi okuyacak?
“Güzel kitap,” diyebildi.
Mithat’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı.
“Şimdiye kadar iyi gidiyor.”
Cengiz, konuşma uzarsa kendini daha da batıracağını düşündü. “Savcılık kalemi hangi kattaydı?”
“İkinci kat.”
“Teşekkür ederim.”
Merdivenlere yöneldi. Adliyenin içi dışarıdaki sıcağa göre serindi. Yüksek tavanlar sesi yukarı çekiyor, büyük pencerelerden düşen gün ışığı koridorun taş zemininde soluk lekeler oluşturuyordu. Eski yapıların garip bir huyu vardı: İnsan onların içinde yürürken yalnız kendi zamanında yürüdüğünü sanmıyordu.
Cengiz ikinci basamakta yeniden düşündü: Siz mi okuyorsunuz?
Beşinci basamakta: Ne biçim soru...
Sekizinci basamakta kendine kızmaya başladı. Yıllardır insanları mesleklerine, görünüşlerine, doğdukları yere göre yargılamamak gerektiğini yazıp durmuştu. Sonra bir polisin önünde roman görünce şaşırmıştı. İnsan, başkalarının önyargılarını görmekte ne kadar usta; kendininkileri görmekte ne kadar acemiydi.
İkinci kata ulaştığında istemsizce gülümsedi. “Siz mi okuyorsunuz...” diye mırıldandı. İnsan başkasında gördüğü duvarı kendi içinde ne kolay örüyordu.
Savcılıktaki işi gerçekten kısa sürdü. Bir olay hakkında bildiklerini anlattı. Tutanak önüne konuldu. Okudu. Bir iki yerde durdu. Sonra imzaladı.
“Teşekkür ederiz.”
“Ben teşekkür ederim.”
Merdivenlerden inerken çantasını açtı. İçinde son öykü kitabından bir tane vardı. Sabah evden çıkarken neden yanına aldığını hatırlamıyordu. "Belki tanıdık birine rastlarım," diye düşünmüştü. Yazarların çantasında bazen kitap, kitabın gideceği kişiden önce yola çıkardı. Alt kata indiğinde Mithat yine masasındaydı.
Bu kez kitabını okuyordu. Cengiz yaklaştı. “Kolay gelsin.”
Mithat başını kaldırdı. “Sağ olun. İşiniz bitti mi?”
“Bitti.”
Cengiz çantasından kitabını çıkardı. Mithat’a uzattı.
“Bu sizin.”
Mithat kitaba baktı. “Benim mi?”
“Evet.”
“Neden?”
Cengiz gülümsedi.
“Biraz önce şaşırma sırası bendeydi. Şimdi sizde.”
Mithat kitabı eline aldı. Kapağına baktı. Sonra yazar adına. Sonra Cengiz’e.
“Siz...”
“Evet. Ben yazdım.”
Mithat’ın yüzünde gerçek bir şaşkınlık belirdi. Cengiz devam etti: “Biraz önce size ‘Siz mi okuyorsunuz?’ diye densizce sordum.”
Yan masadaki polis başını kaldırdı. Mithat güldü.
“Biraz öyle oldu.”
“Haklısınız. Galiba polislerin kitap okumadığı gibi saçma bir önyargıyla sordum. Onun özrü olsun. İyi bir okura benziyorsunuz. Kitabı size bırakayım.”
Mithat kapağı yeniden çevirdi. “Teşekkür ederim.”
Cengiz kitabı masaya bırakıp dönecekken yan taraftaki polis seslendi: “Olmaz ama!”
Cengiz durdu. “Ne olmaz?”
“Yazar kitabını veriyor, imza yok.”
Mithat kahkahayla güldü. “Doğru ya!”
Masadan bir tükenmez kalem aldı, kitabı yeniden Cengiz’e uzattı.
“Bari usulüne uygun olsun.”
Cengiz ilk sayfayı açtı. Bir an düşündü. Sonra birkaç sözcük yazıp tarih attı, imzaladı. Kitabı Mithat’a verdi.
“Yolum tekrar buraya düşerse kitap üzerine konuşuruz.”
Mithat kitabı Çalıkuşu’nun yanına koydu. “Önce bir okuyalım.”
Cengiz kapıya yöneldi.
“Tamam mı ama? Beğenmezseniz de söyleyeceksiniz.”
“Anlaştık.”
Dışarı çıktığında güneş meydanın tamamına yayılmıştı. Cengiz yürürken gülümsüyordu. Demek Mithat Bey okurmuş.
Birkaç hafta sonra aynı merdivenleri yeniden çıktı. Oysa bir önceki gelişinde kitabı unuttuğunu fark etmişti. Zaten yazarı şaşırtan şeylerden biri buydu. Bir kitabı yazmak aylar, bazen yıllar sürerdi; okurun eline geçtikten sonra ise yazarın onunla bağı bir anda kesilirdi. Kitap artık kendisinin değildi. Otobüste okunabilirdi. Başucunda unutulabilirdi. Bir sevgiliye verilebilirdi. İkinci el kitapçıya düşebilirdi. Ya da hiç açılmadan rafta yıllarca bekleyebilirdi.
Cengiz’in telefonu bir sabah çaldı. Ekrandaki numarayı tanımıyordu.
“Alo?”
“Cengiz Bey?”
“Benim.”
“Adliyeden arıyoruz.”
Cengiz ayağa kalktı. İnsan “adliye” sözcüğünü duyunca nedense oturduğu yerde biraz doğruluyordu.
“Buyurun.”
“Savcılıkta bir dosyayla ilgili ifadenize başvurulacak.”
Cengiz sustu.
“Geçen seferki olay mı?”
“Hayır.”
“Peki neyle ilgili?”
Telefondaki ses kısa bir duraksamadan sonra yanıtladı: “Geldiğinizde bilgi verilecek.”
Telefon kapandığında Cengiz bir süre elindeki ekrana baktı. Ben ne yaptım? Son haftaları düşündü. Bir tartışmaya mı karışmıştı? Bir yazısı mı? Sosyal medyada bir şey mi? Sonra omuz silkti.
Gider öğreniriz. Belirtilen gün adliyeye geldi. Bu kez X-ray cihazından ses çıkmadı. Mithat güvenlik masasındaydı. Cengiz onu görünce gülümsedi.
“Ne yaptınız, bitirdiniz mi kitabı?”
Mithat’ın yüzü değişti. Çok kısa sürdü bu. Ama Cengiz gördü.
“Bitirdim.”
“Eee?”
Mithat gözlerini ekrana çevirdi.
“Yukarıda görüşürsünüz.”
Cengiz’in gülümsemesi yüzünde yarım kaldı. “Neyi?”
Mithat cevap vermedi ama savcının beklediğini söyledi.
Cengiz merdivenlere yöneldi. İkinci kata çıkarken bu kez basamaklar ona ilk gelişindeki kadar kısa görünmedi. Kapıyı çaldı.
“Girin.”
İçeri girdi. Savcı masasının arkasında oturuyordu. Önünde birkaç dosya vardı. Bir de kitap. Cengiz kitabı hemen tanıdı. Kendi kitabıydı. Kapağının sağ alt köşesi hafifçe kıvrılmıştı. Savcı oturmasını işaret etti. Cengiz sandalyeye geçti. Gözü kitaptan ayrılmıyordu. Savcı kitabı eline aldı.
“Bu kitap sizin mi?”
Cengiz boğazını temizledi. “Evet.”
Savcı ilk sayfayı açtı. “Buradaki imza da sizin sanırım.”
Cengiz kendi el yazısına baktı. Tarih. İmza. Birkaç hafta önce aşağıdaki güvenlik masasında yazdığı sözcükler.
“Evet, benim.”
İçinden bir gülme isteği geçti. Gülünecek hiçbir şey yoktu. Ama insan bazen başına gelen şeyin tuhaflığı karşısında ne yapacağını bilemiyordu.
Kendi kitabımı kendi elimle polise verdim. Bir de imzaladım.
Savcı dosyaya baktı. “Kitabınızdaki öykülerden biriyle ilgili bir ihbar var.”
Cengiz’in yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu. “İhbar mı?”
“Bir bölümde kullanılan ifadelerin suç oluşturabileceği ileri sürülmüş. Bununla ilgili beyanınızı alacağız.”
“Kim şikâyet etmiş?”
Savcı dosyadaki kâğıdı çevirdi. “Kitabı teslim ettiğiniz görevli.”
Cengiz sustu. Aklına Mithat’ın masası geldi. Çay bardağı. Telsiz. Çalıkuşu. Ve kendi kitabı. İlk gelişinde söylediklerini hatırladı: İyi bir okura benziyorsunuz. Yanılmamıştı. Mithat gerçekten iyi okumuştu. Belki gereğinden bile iyi.
Savcı kitaptaki işaretlenmiş sayfayı açtı. “Buradaki ifadeler size mi ait?”
Cengiz sayfaya baktı. Sorunun kendisini garipsedi. “Kitap benim.”
“Onu sormuyorum. Bu düşünce sizin düşünceniz mi?”
Cengiz bir süre sustu. Sonra kitabı kendisine doğru biraz çekti.
“Burada konuşan ben değilim.”
Savcı kaşlarını kaldırdı. “Kitabı siz yazmadınız mı?”
“Yazdım.”
“Öyleyse?”
Cengiz arkasına yaslandı. İşte yazarlığın en zor anlatılan yerlerinden biri önünde duruyordu. Bir yazar, yarattığı katile cinayet işlettirdiğinde katil olmazdı. Hırsızın zihnine girdiğinde hırsızlığı savunmuş sayılmazdı. İnançlı bir karakteri konuşturunca onun inancını, inançsız bir karakteri konuşturunca onun inançsızlığını üstlenmezdi. İnsan yazıyordu. İnsanın iyiliğini de kötülüğünü de. Korkusunu, açlığını, öfkesini, ikiyüzlülüğünü...
Hayatın içinden kimi alıp masaya oturtmuşsa, onun ağzına kendi sözcüklerini değil, onun söyleyebileceği sözcükleri vermeye çalışıyordu.
“Sayın Savcım,” dedi, “o cümleleri elbette ben yazdım. Ama onları söyleyen öykünün karakteri.”
Savcı dinliyordu.
“Kurmacada yazarla karakter aynı kişi değildir. Ben karakterime yalnızca benim düşündüklerimi söyletirsem insanı değil, kendimi çoğaltmış olurum.”
Savcı kalemini masaya bıraktı.
Cengiz devam etti: “Öykünün bütününe bakıldığında da orada herhangi bir şeyi kutsama ya da herhangi bir kutsala saldırma amacı yok. Hayatın içinde ne varsa onu, dilim döndüğünce yazmaya çalışıyorum. İnsan nasıl konuşuyorsa, nasıl öfkeleniyorsa, nasıl yanılıyorsa... Karakter de öyle konuşuyor.”
“Peki yazar karakterinin söylediğinden sorumlu değil midir?”
Cengiz bu kez hemen cevap vermedi. Pencereye baktı. Dışarıda çınarın dalları görünüyordu.
“Edebî olarak mı soruyorsunuz, hukuken mi?”
Savcının dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Hukuki kısmını biz değerlendireceğiz.”
“Ben de edebî kısmını anlatabilirim.”
Savcı başını salladı. “Anlatın.”
“Yazar karakterine sansür uygulamaya başladığı anda hayatı değiştirmeye başlar. Kötü insanı iyi konuşturur, cahili bilgili, öfkeliyi sakin... Sonunda ortaya insan değil, yazarın görmek istediği bir dünya çıkar. Benim işim karakterlerimi aklamak değil. Onları oldukları gibi gösterebilmek.”
Odadaki sessizlik uzadı. Savcı birkaç not aldı. Sonra görevliye döndü.
“Beyanını bu şekilde yazalım.”
Tutanak hazırlandı. Cengiz okudu. Bir yerde durdu.
“Buraya ‘yazarın görüşüdür’ gibi anlaşılabilecek bir ifade yazılmış.”
Görevli ekrana baktı. “Nasıl olsun?”
“Karakterin düşüncesidir.”
Düzeltildi. Cengiz yeniden okudu. İmzaladı. Savcı dosyayı kapattı.
“Tamamdır. Değerlendirme yapacağız. Sonucuna göre size bilgi verilir.”
Cengiz ayağa kalktı.
“Kolay gelsin.”
“Sağ olun.”
Kapıyı açtı. Koridora çıktı. Merdivenlerden ağır ağır aşağı indi. Mithat masasındaydı. Önünde bu kez kitap yoktu. Cengiz kapıya doğru yürüdü. Mithat başını kaldırdı. Göz göze geldiler. İkisi de bir şey söylemedi. Cengiz birkaç adım attı. Sonra durdu. Geri döndü. Mithat hâlâ ona bakıyordu.
“Kitabı nasıl buldunuz?” diye sordu Cengiz.
Mithat bu soruyu beklemiyordu. Sandalyesinde doğruldu.
“Güzeldi.”
“En çok hangi öyküyü beğendiniz?”
Mithat kısa bir süre düşündü. Sonra savcılık dosyasına giren öykünün adını söyledi. Cengiz başını salladı.
“Ben de onu severim.”
Mithat’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Cengiz kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Mithat arkasından seslendi: “Cengiz Bey!”
Döndü. Mithat birkaç saniye sustu.
“Yeni kitap çıkarsa...”
Cümlenin gerisini getirmedi. Cengiz bekledi. Mithat önündeki X-ray ekranına baktı. Cengiz de bir şey söylemedi. Kapıyı açıp dışarı çıktı.
Meydanda öğle güneşi vardı. Çınarın gölgesindeki bankta yaşlı bir adam oturmuş, gazetesini okuyordu. Bir kedi adliye merdivenlerinin dibindeki serinliğe uzanmıştı. Deniz tarafından hafif bir rüzgâr geliyordu.
Birkaç adım sonra elini alışkanlıkla çantasına attı. Çanta hafifti. İçinde kitap yoktu. Cengiz yürümeyi sürdürdü. 31 Temmuz 2026
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.