0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
32
Okunma
İnsan kendini anlatmaya değil, anlatmak zorunda kalmamaya özlem duyuyor. Bütün konuşmalarımız bu özlemin tutanağı aslında; her cümle, bir öncekinin yetmediğine dair bir itiraf. Bir zamanlar çok yakınımdaki biriyle araya mesafe girmişti; kimin bıraktığı, kimin geç kaldığı belirsiz, o cinsten bir uzaklık. Yıllar sonra karşılaştık, oturduk. Biralar geldi, biri daha, biri daha; içtikçe gevşedik ama açıldıkça konuşmadık — araya giren yılların hasretiyle, avazımız çıktığı kadar sustuk. Hesabını sorduk birbirimize, "neden" diyerek değil, susarak. Gerçek dostlar, cevabını bildiği şeyi sormazdı. Anlatmak zorunda kalmadığın birinin yanında susabilmek... Adını koyamadığımız o şey, belki de sadece budur.
Ama susulacak kimse yoksa insan anlam üretmeye başlar. En büyük acizliğimiz de bu: bir şeyin anlamı yoksa uyduruyor, bulamıyorsak kuruyoruz. Boşluğa bakıp orada bir şekil görmeden duramıyoruz. An’lardan oluşuyoruz, anlardan ibaretiz ve savruluyoruz anların içinde. Sonra o savrulmaya bir yön çiziyor, adına kader diyoruz.
Anlatmak, anlaşılmak ve anlam arayışı üçgeninde sıkışıp kalmış insanın iç açıları toplamı yüz seksen derece. Peki ya iç acıları toplamı kaç derece? Bunu ölçen bir alet henüz yapılmadı; yapılsaydı da kimse kolunu uzatmazdı.
Komşu acılardan habersiz kendi düz çizgimizde yürürken, hiç kesişmediğimiz paralellerimizden medet umuyoruz. Oysa bazen olur: yıllardır aramadığın biri, tam onu düşündüğün akşam arar. Ortada hiçbir sebep yoktur, hiçbir doğru ötekine değmemiştir. Ama insan sebepsizliğe dayanamaz; iki doğrunun uzayda değil, anlamda kesiştiğine inanır. İnandığı an, kesişmiş olurlar zaten. Öyle ya, bir tek geometride kesişmez paraleller.
Tümleyen açı mı, yoksa bütünleyen acı mı önemliydi insanın geometrisinde? Neyi ölçsek, ölçülemeyenin üstünü örtüyoruz belki de...
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.