4
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
118
Okunma
TUZSUZ TAŞ
Bütün koşturmaca bitmişti de dinlenmek üzere, aylar sonra geliyordum yine buraya; Eyüp Sultan Camii’nin üzerindeki Kaşgari Dergâhı’na... Yağmura tutulmuş bedenimi kurutmaya gerek bile görmeden, saç tellerimden düşen damlalara imrenerek izliyordum. Kirpiklerimden öpen yağmurun önünde diz çöküp, onca sessiz insanla rahat rahat konuşa konuşa... Birileri bir yerde, bir şekilde duyuyordu; buna inandırmıştım kendimi.
Ipıslak banka ilişiyorum. Islandım zaten ıslanacağım kadar; tepemden aşağıya bir bardak sudan daha fazlası döküldü...
Yemyeşil mezarlığın içinde sivrilen taşlar ve üzerlerini okuyamamak... Olsun... "Okumasını yazmasını bilmeyenler de geliyor buraya" deyip kurtarıyordum kendimi.
Bugünkü sohbet arkadaşım boş bir mezardı... Sahibini tanıyordum ama henüz evine gelip yerleşmemişti. Olsun! Konuşmak için bugün daha iyisini bulamazdım.
...Uyanıyorum en derin uykularımdan ve bu uyanıklık hiç de hoşuma gitmiyor. Uyurken yazdığım yazılara eş değer bir yazı daha kaleme alamayacağım için endişe ediyorum. Severken kalem başka güzeldi... Ağaçlar, kuşlar, gökyüzü, toprak bile başka kokuyordu... Aldığım nefes başkaydı, verdiğim nefes bambaşka... Gayem sevmekti; sevmiş olmanın o olgunluğuna erişmenin hazzını hissetmek...
Zaman, mekân yersizdi... Ben bunca düzensizlik içinde düzenli sevmeye kalkmıştım. Suç benimdi.
Ben bu konuşmaların aynısını, sırılsıklam olmuş bedenimi Kaşgari Dergâhı’na sürüklerken geçirmiştim. "Şimdi ne oldu, kalem neden kelam edemiyor?" derken sevgi denen şeyin artık sol yanımda nefes alıp verişinin tükendiği kanaatine varmıştım... Bitmişti işte. Yol yürünmez olmuştu; saatler geçmez, beklenenin hiç gelmeyeceği, gelmek kenarda dursun, sevmediğini anlamıştı. Değersiz hissettiren sevgi olur muydu? Oluyordu işte. Tadının damağımda yer ettiği o sohbetler yoktu.
Sevginin ne demek olduğunu bu mezarlıkta daha iyi anlıyordum. Hele bir de sohbet için sessiz bir arkadaş buldum muydu, değme keyfine...
Saatime bakıyorum; 11.55... Yetmiyor sohbet... Sohbet dediysem, dile düşen bir şey yoktu. Gönül kara toprağa, henüz evine gelmemiş o insana dökülüyordu... Ben ondan öğrenmiştim: Kalp kalbe karşıydı... Bu yüzden beni anladığına dair hiç şüphe etmedim. Bacaklarım bedenimi taşıyamaz duruma gelince mezarın kenarına oturup, gözümün ucuyla mezar taşının üzerindeki isme baktım. "Ben aradığımda ulaşmamaya razıyım; yeter ki burada bulmayayım. Kapın hep kapalı olsun, çayın çorban olmasın önemli değil, yeter ki bu evde olma, en azından ben yaşarken" dedim, kendi sesimi duyacak şekilde...
Sohbetin tadını kaçırmıştı aklım... Hiç düşünmek dahi istemediğim şeyleri aklıma düşürmüştü. Islak toprağa ellerimi sürüp veda etmek için doğruldum.
Artık kurulanmam ve normal halime dönmem gerekiyor derken gönlüm buranın bir güzelliğini de dışa vurmuştu... Burada ayıplama yoktu; burada ne yaparsan yap sana yanlış gözle bakan yoktu...
Dergâhın avlusundan tekrar aşağı doğru, suyumu damlata damlata indim... Aşağıya indikçe insanlarla karşılaşıyordum; yabancı ve meraklı gözlerle... İşte ne kadar haklı olduğumu gösteren o tuhaf bakışlar içinde arabadan kıyafetlerimi aldım...
Meğer ne çok ihtiyacım varmış ıslanmaya... Gönülden gelip dile düşmeyenleri anlatmaya... Kelam sahibini bulamasam da, sözün sahibi yankısız dağ gibi kalsa da...
Yağmur hâlâ varlığını gösteriyor, arındırmak için hâlâ davetkar gibiydi...
Şu an aynı yolu sırf ıslanmak için bile gider gelirdim... O kaldırımlar, sessiz sedasız yatan tanıklar, sessiz evin kuşları, ağaçları... Onları tekrar dinlemek bambaşkaydı...
Keşke yazdığım gibi olsaydı hakikat...
Oysa ne bedenim ıslanmıştı ne de ruhum arınmıştı. Ayakların gidip geldiği bir ziyaretten başka bir şey değildi...
Ayna gösteriyordu kimin ne olduğunu ve ben o aynada kendimi görüyordum. Ağlamayacak kadar taşa dönmüştü kalbim ve onun içindekiler...
Sonra bir söz geliyor uzaktan: "Bizim yolumuz tuzsuz taşı yalamak gibidir."
Ismahan Çeribaşı
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.