0
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
196
Okunma
Gecenin en kuytu saatinde, masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı önümdeki boş kâğıdı yakmaya yetmiyordu. Dışarıda, limon ağaçlarının yapraklarını hışırdatan hafif bir haziran rüzgârı ve uzaktan uzağa yankılanan kurbağa sesleri vardı; pencereme vuran her esinti, karanlıkta açan akşam sefalarının o büyüleyici, derin kokusunu içeri taşırken hafızamın tozlu raflarından bir anıyı söküp alıyordu. Kulaklarımda ise Sezen Aksu’nun o her dizesi ruhu kalbinden yakalayan şarkısı dolanıyordu: “Küçüğüm, daha çok küçüğüm…”
Bir yazarın en büyük yanılgısı, kelimelerle dünyayı fethedebileceğini sanmasıdır. Ben de öyle sanmıştım. Gençliğin o her şeyi devirebilecekmiş gibi duran mağrur gölgesinde yürürken, dünyayı avuçlarımın içinde sımsıkı tutabileceğime inandım. Boyumuz uzadıkça, cebimizdeki kelimeler çoğaldıkça, hayatın o devasa çarklarını tersine çevirebiliriz zannediyorduk. Oysa zaman, insanın yüzüne çarpan ve kibriti tek üfleyişte söndüren insafsız bir rüzgârdı.
Önümdeki kâğıda sert bir çizgi çektim. Şarkı tam o sırada göğsümün ortasına vurdu: “Ne kadar az yol almışım, ne kadar az…”
Ne büyük bir itiraf, ne muazzam bir yenilgi. Yıllarca sayfalar dolusu yazdım, yollar yürüdüm, menziller tükettim. Kendimi hep bir adım önde, hep bir zirveye tırmanırken hayal ettim. Ama kafamı kaldırıp penceremin ötesindeki o sessiz karanlığa, o uçsuz bucaksız siyahlığın içinde tek tük ışığı yanan uzak evlere baktığımda gördüğüm tek şey; ruhumun, o çocukluk evinin bahçesinde, elinde yarım kalmış bir elmayla kalakaldığıydı. Meğer katettiğimi sandığım o kilometreler, sadece kendi etrafımda döndüğüm beyhude bir rüzgârdan ibaretmiş. Yolları tükettiğimi sanırken, yollar beni azar azar eksiltmiş.
Penceremden dışarıya, gecenin içindeki o dingin, yalın coğrafyaya baktım. Kendi yazdığım hikâyelerin kahramanı olduğumu sanırken, hayatın o devasa tiyatrosunda sadece bir figüran olduğumu anlamak canımı acıttı. Benim gücüm neye yetebilirdi ki? Hangi kelimem zamanı durdurabilir, hangi cümlem gideni geri getirebilirdi? Dünyayı dize getireceğini sanan o yazar kibri, Sezen’in sesindeki o derin mahcubiyete çarptığı an darmadağın oldu.
İşte tam bu noktada, o acı veren şeffaflığın içinde bir şey keşfettim. Büyümek dedikleri şey, aslında ne kadar küçük olduğunu kabullenme sanatıydı. Dünyayı değiştiremezdik belki ama onun üzerinde geçici de olsa derin izler bırakabilirdik; biz sadece onun üzerinde gezinip giden, kendi hikayesini fısıldayan birer imlaydık. Her şeyi kontrol edemezdik elbette; hayat kendi bildiği dilde, bizi bazen sarsarak, bazen de kollarına alarak yazıyordu kendi romanını. Yine de mükemmel olamasak bile, silgimizin kalemimizden önce bitmesinde bizi insan kılan, o kusurlu ama büyüleyici çaba gizliydi.
Şarkı son düzlüğüne girerken, içimdeki o bitmek bilmeyen kelime kavgaları, o büyük olma sancısı duruldu. Sezen’in sesi, bana haddimi bildiren bir mahkeme kararı değil; aksine, kırık dökük satırlarımın üzerine örtülen şefkatli bir anne yorganıydı. Başımı okşuyor ve fısıldıyordu: "Kendine bu kadar yüklenme, sen sadece bir damlasın ama okyanus da damlalardan oluşur."
Kalemi masaya bıraktım. Gözlerimi kapatıp o koskoca evrenin karşısındaki küçüklüğümü hissettim. Bu küçüklük artık canımı acıttığı kadar ruhumu da hafifletiyordu; omuzlarımdaki o devasa dünyayı taşıma yükünü alıp, yerine yaşama sevincini bırakmıştı. Büyük adam olmak, büyük yazmak, büyük yaşamak... Hepsi iddialı kelimelerdi belki ama asıl mesele, bu zorba ve devasa dünyanın karşısına dikilip, acizliğini ve küçüklüğünü bir zarafet gibi taşıyabilmekti. Büyümek, her şeye rağmen o içindeki küçük çocuğun elini tutarak yıldızlara bakabilme cesaretiydi. Kâğıda son bir nokta koydum. Ben hâlâ çok küçüktüm ve dünya, ancak ben bunu anladığımda bu kadar anlamlı büyüyordu.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.