0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
30
Okunma
MEMO
Annesi bir saman çuvalı gibi yanına düşüp arşa bir çığlık kopardığında Memo’nun karnının sağ yanındaki acıdan dişleri birbirine kenetlenmiş, bedeni zangır zangır titriyordu. Alnından soğuk soğuk terler aşağı iniyor, düşen damlalardan başucunda bir göl oluşmuştu. Yastığı sırılsıklam olmuştu. Gözleri faltaşı gibi açılmış, göz bebekleri büyümüş, alnının iki yanındaki damarlar bir boru gibi şişmiş, yatağını hınca hınç dolduran, dağlardan gelen kirli ve balçıklı suyun dalgalarla birbirini dövmesini andıran nehir yatağına benziyordu.
Göğsüne görünmez bir ağırlık çökmüş gibiydi. Her nefes, dik bir yokuşu tırmanmak kadar zor geliyordu. Parmakları güçsüzce titriyor, gözleri bir şey arar gibi boşlukta dolaşıyordu. Zaman uzuyor, bedeni yavaş yavaş mücadeleden vazgeçiyordu. Sadece bedeni mücadeleden vazgeçmiyordu. Ruhu da dur demenin, mücadeleyi bırakmanın arefesindeydi. Nefesi ağırlaşıyor, göğsü daralıyor, kasları gücünü yitiriyordu. Derin bir susuzluk çekiyordu. Hayatında hiç olmadığı kadar bir susuzluk vardı içinde. Zihninde, ruhunda hissediyordu. Sanki koca bir gölün buzdan dalgaları sahildeki ayaklarını yalayıp geçiyordu. Ayaklarından itibaren bedeninin yukarıya doğru buz gibi olduğunu, eğilip koca gölden bir damla su içmek istediğinde ise gölün kupkuru olduğunu görüyor ve şaşkınlıkla ruhuna verdiği acıyı hissediyordu. Zihni bulanıklaşıyor, yanında, yöresinde, çevresinde bulunan seslerin iyice uzaklaştığını fark ediyordu.
Şimdi, şu anda hayat ile ölüm amansızca çarpışıyordu. Adeta zaman bükülüyor ve son düzlükteki meydan muharebesinde çekilen kılıçlar, kuşanılan zırhlar kimin daha güçlü olduğunu belli etmeye çalışıyordu.
Memo yavaş yavaş ölüyordu. Kanı çekilirken dudakları kuruyor, gözlerinin feri kayboluyor, boğazında gittikçe büyüyen bir yumru nefes almasını engelliyordu. Sanki uçarken birinin onu yaylım ateşine tuttuğunu sonra da göğsünün iki parmak sol tarafından bir kurşun yediğini hatırlıyor gibiydi. Kanatları kesilmiş bir ak güvercinin kamikaze uçak gibi yere çakılışını izliyordu buğulu, artık hiçbir şeyi seçemeyen gözlerle. Bedenindeki sızı ve acı yer ile göğü dolduran bir çığlık kopartıyordu boğazından. Çığlığı bir an boğazındaki yumruyu aşıyor dağın öteki tarafına düşünce bir kar topu gibi devasa bir hal alıyordu. Memo can çekişiyordu. Öyle ki Allah kimsenin düşmanının başına vermesindi. Ölüm haktı. Geldiğinde bile yormadan, kırmadan, acı vermeden gelmeliydi.
Memo’nun annesi saçlarını yoluyordu. Dövünüyor, ellerini yumruk yapmış göğüslerini dövüyor, aklını yitirmişlerin sokağında kendinden geçmiş halde çaresiz, bizar bir şekilde yeri göğü inletiyordu. Tiz sesi evin taş duvarlarına vurup gerisin geri yankısını etrafa yayıyordu. Gözlerinden kan damlıyordu. Ruhu Araf’ta kalmış bedeni sırat köprüsünden tepetaklak düşüvermişti. Yüreği yangın yeri gibiydi. Alev almış ne varsa yakıp kül ediyordu. Dumansız bir baca gibi tütüyordu da tütüyordu. Çığlıkları arşın yedi katını delip geçiyor, rabbisine ulaşıyordu. Ki eğer rab her yerde ise, hiçbir yere sığdırılamıyorsa, her şeyde varsa o zaman bu çığlıklar muhakkak bir yerde onu bulurdu. Yüreğinin bütün ormanları yanmış, bentleri yıkılmış, akarsuları kurumuştu. Canından can verdiği, el bebek gül bebek büyüttüğü, ayağına diken batsa derinden çektiği bir oh her şeyi yıkmaya, yakmaya bütünüyle yettiği kuzusunun baş ucunda dövünüyordu. “Rabbim” diyordu. “Bu nasıl işkence” diye haykırıyordu. “Rabbim bana bunu mu reva gördün?” diye inliyordu. İnlemiyordu. Çığlık çığlığa, avazının çıktığı kadar haykırıyordu. Acısı dosttan düşmandan ırak olsundu. Ne dosta gelsindi ne düşman bilsindi. Acısı kordan bir ateşti. Buna ne dağ dayanırdı ne de can. Evi başına yıkılmıştı. Ruhu tarumar olmuştu. Gökyüzü camdan bir kule gibi paramparça başının üstüne devrilmişti. Ne güneş kalmıştı ne gün. Her şey, her yer yıldızsız, zifiri bir karanlığa çalmıştı. Bayılmıştı. Kendinden geçmiş halde cansız bir kütük gibi soluna devrilmişti. Oysa memo inliyordu. Boğazından çıkan hırıltıların artık zamanının çok kalmadığını belli edercesine inliyordu. Kendinden geçen annesi son nefesini verişini görmeyecekti. Oğlunun son kez bakışına şahit olmayacaktı. Memo’nun yavaştan kanı çekiliyor, ruhu beden kalıbından başını kaldırıp gitmek için an kovalıyordu. Annesi cansız, baygındı. Memo ölüme bir kulaç uzaklıktaydı.
O sabah Memo erkenden atını mahmuzladı. Daha gün doğmadan eyerini, deri kemerini, işlemeli örtüsünü, tokalarını, her şeyi bil tekmil halletmişti. Ak gerdan gibi rüzgarda süzülen atına resmen aşıktı. Bembeyazdı, alnının ortasında kalp şekline benzer siyah bir leke vardı. Herkes gibi Memo’da bu atın şans getireceğini düşünenlerdendi. Daha yavruyken annesi ölmüş memo bir yoldaş gibi bir arkadaş bir dost gibi büyütmüştü. Yelelerine sarılıp dört nala sürdüğünde rüzgarların kanatlarıyla uçtuğunu hissederdi. Rüzgâr yeleleri savururken Memo ve atı tek bir varlık gibi ovanın üzerinde akıp gidiyordu.
Deriden yapılmış eyerler dikkatle sıkılıyor, gümüş işlemeli üzengiler sabah ışığında hafifçe parlıyordu. Memo eyerine oturduğunda, atın kasları gerildi; sanki rüzgârın kendisi hareket etmeye hazırlanıyordu. İlk adımlar ağır ve kontrollüydü, sonra toprak nal sesleriyle titreşmeye başladı. At sürmek yalnızca bir yolculuk değildi; insan ile hayvan arasında sessiz bir anlaşmaydı. Dizgin hafifçe çekildiğinde yön değişiyor, binicinin nefesi hızlandığında at da tempoyu hissediyordu. Ovanın bu sonsuzluğunda, gün henüz ufkun ardında kızıl bir çizgiyken atların nefesi soğuk havaya buğu gibi yayılıyordu. Memo ve atı bir rüzgar gibi akıyordu. Tozu dumana katmış bir halde gidiyordu. Uzaktan görenler muhtemelen onu farketmeyecek, rüzgarla beraber bir toz bulutunun akıp gittiğini sanacaklardı. Oysa ki o bulutun kalbinde boz kısrağına binmiş genç bir delikanlı düşlerinden üryan yol alıyordu.
O kadim şehre daha çok vardı. Fakat Mémo boz kıstasın üzerinde bir su gibi akıyordu. İnsanların gidip gelmesi iki gün sürerken Mémo mahmuzladığı atını adeta rüzgarla yarıştırıyordu. Dağlardan eriyen karların bahar yağmurlarıyla birleşmesi gibi boz kısrağın üzerinde dolu dizgin önüne çıkan hiçbir engeli tanımadan ilerliyordu. Sabahın serin esintisi bedenini taze bir çiçek kokusu gibi bedenini yalayıp, tohumlarını serpe serpe esip geçiyordu. Dicle nehrinin nazlı endamı dağlardan süzülüyor, yeni ve taze bir gelin gibi ona eşlik ediyordu. Ruhunun hoyratlığına, bedeninin aceleciliğine gem vurmuş kırbacını boz kısrağın üzerinde şaklatıyordu. Acele etmesi gereken birşey yoktu aslında. Ama bu toyluk onun acele etmesine ve başına iş açmasına sebep verecek gibi duruyordu.
Mémo tez canlıydı, atikti, hızlıydı. Kimsenin üç günde yapamadığı işleri bir günde yapardı. Güçlüydü, kuvvetliydi, gözü pekti. Hiçbir şeyden korkmazdı. Soranlara da ‘gözüm görüyorsa korkmam için bir neden yok’ derdi. İyi nişancıydı. Kurşunu onlarca metre uzaktaki bir yüzüğün içinden geçiriyordu. Yüreği gibi elleri de sağlamdı. Sözüne sadık biriydi. Söz verdikten sonra atasıymış, sevdiğiymiş, anasıymış demezdi. Ucunda ölümde olsa, rezalette olsa giderdi. Gerekirse kesik başını alıp anasına getirirlerdi ama yine de caymazdı. Bir keresinde köylüden üç genç ile kavgaya tutuşmuştu. Gençlerden biri küçük bir çocuğa iki tokat yapıştırmış çocuk yere kapaklanıp avazı çıktığı kadar ağlamaya başlamamıştı. Memonun elinde dirgeni vardı. Harman yerindeydi. Biraz uzağında olan olayı görünce önce ‘yapmayın’ diye seslendi. Fakat gençler oralı olmayınca dirgenini eline alıp küfür ede ede onlara doğru gitmeye başladı. Bir kişiye üç kişi, bir yiğite üç yiğit. Çarpışma kaçınılmazdı. Memo’nun onlara doğru geldiğini gören gençler hemen toparlandılar. Üçü de bir silahşör gibi yan yana dizilmişti. Uzaktan görenler bu üç yiğitin heybetlerinden birer komutanı andırdığını rahatça dile getirebilirlerdi. Üçü de ay parçası, üçü de taze, her biri yeni açmış bir dağ lalesi gibi gencecik.
Memo dirgeniyle onlara doğru bir fırtına gibi akıyordu. Üç genç üç kardeş üç dost Memo’nun gelişini serin bir rüzgar gibi gülerek bekliyorlardı. Birazdan üstüne çökecek tipiden herhalde haberi yokmuş gibi memo’ya kıkır kıkır gülüyorlardı. Aralarındaki mesafe kapandıkça Memo’nun başına getireceklerinin hayaliyle göz ucuyla birbirlerini süzüyorlardı. Ta ki memo karşılarına bir komutan gibi dikelene kadar öylece içlerinden değil ağızlarının kenarıyla göstere göstere güldüler. Üç kişiye karşı bir kişinin hiç şansı olur muydu? Görülmüş şey miydi şimdiye kadar? Hiçbir yerde hiçbir şekilde hiçbir zaman duyulmamıştı. Kendilerine o kadar çok güveniyorlardı ki Memo karşılarında dikildiğinde bile küçümseyici, hor görücü bir tavırla gülüyorlardı. Üçününde bakışları Memo’nun üzerinde toplanmıştı. Baştan aşağı hor görücü bir şekilde süzdüler. Sonra içlerinden yaşça büyük ve boyca da uzun olanı, adı Sait’ti, ‘şuna bakın hele, boyuna posuna bakmadan, kendini ölçmeden, tartmadan adam olmuş da karşımıza dikilmiş’ dedi. Diğerleri sesli güldüler. Koyunsuz kuzuyu bir başına, açık alanda bulan kurtlar gibiydiler. Gülüşlerinden kibir akıyordu. Öyle ki yağmur altında olsalardı damlalarla toprağa karışan bu kibirleri toprağı çürütür bir daha işlemez hale getirirdi.
Memo’nun karşısına dikelip küçümseyici bir tavırla kahkaha atan Sait Memo’nun dirgeninin nasıl başının üstüne indiğini fark edememişti. Sağ eliyle olanca hızıyla dirgeni kaldırıp Sait’in başının sol tarafına indirmişti. Sait’in kahkahası boğazında bir yumru gibi donup kalmıştı. Ne aşağı inmiş göbeğini şişire şişire gülebilmişti ne gözlerine çıkmış kibirden firavunlaşan bakışlarını Memo’ya dikebilmişti. Yarım kalmış bir şarkı gibi ortada kalakalmıştı. Bir ekmeğin bıçakla ortadan kesilmesi gibi kahkahası ortadan kesilmiş yüzü koyun yere yapışmıştı. Başının sol tarafından kan fışkırıyordu. Sol kulağının üstüne denk gelen dirgen deride geniş bir yara açmıştı. Damarlar nehir gibi kan atıyor, Sait yerde öylece, baygın bir halde uzanıyordu. Allah’ın tokadı yoktu ama tokadını başka vesileyle vuruyordu. Anlayan ve bilen için güzel bir hikmet vardı. Fakat anlamayan ve bilmek istemeyen için ise sonsuz zahmetlerle açılacak kapılar var demekti.
Annesi şimdi başının ucunda oğluna ağlarken o günü düşünüyordu. Memo’nun Sait’i bir kütük gibi yere çalışını, hızlı davranmaya çalışan diğer bir gencin göğsüne dirgenin darbesiyle kaburga kemiklerinden ikisini kırışını, üçüncü gencin hızla köy ortasından koşup silahıyla geri gelişini görür gibiydi. El birliği ile herkesin Sait için seferber olduğunu görüyordu. Az bir sürede yetişmişler, yarasının üstünü kapatmışlar, bi oluk gibi akan kanı durdurmuşlardı. Doktora yetiştirmek için bütün köy seferber olmuştu. Memo ise kısa sürede kendini toprak damlı bir evin çatısına atmış orada Şahin gibi bekliyordu. Ona yanaşmaya çalışacak kişiyi aynı darbeyle indirmeye hazırdı. Silahını evden alıp koşa koşa gelen diğer genç, bir leylek gibi havada asılı duran Memo’yu vurmaya hazırlanıyordu ki yaşlılardan biri önüne geçti. Silahını aldı, kalabalıktan uzaklaştırdı. Toplanan köylüler sorunu sıcağı sıcağına çözmek için hal yolunu ararken yaralıların kardeşleri, akrabaları Memo’yu öldürmeye and içiyorlardı. Bugün bu kalabalık içinde olmazsa da, yarın ya da başka bir gün bunun öcü alınacaktı. Öç alma kolaydı zaten cahil toplumlarda. Fukaralıkla beraber gelen cehalet insanların düşünme yetisini ellerinden alıyor, onları sonsuz bir karanlığa mahkum ediyordu. Sonra da bir biat kültürü oluşuyordu. Şeyhlere, hocalara, hacılara, büyüklere karşı el pençe durarak, ne yaparlarsa, ne karar verirlerse yapıyorlardı. Ve önünde sevgiyle, mutlulukla, huzurla duran kocaman bir ömrü gençlerden çalıyorlardı. Onlarında bir yerde suçu yoktu. Atalarından büyüklerinden öyle öğrenmişlerdi. Yanlış da olsa ataya, büyüğe karşı gelmemek lazımdı. Din diye pazarlanan töreler öyle diyordu. Bu sefer öyle bir şey yoktu. Yapılması gereken bir husus konusunda bir fetva istenmiyordu. Kitaba bakıp neresinde ne yazıldığı sorulmuyordu. Olmuş olanlar bir rüzgar gibi geçip gitmişti. Bir daha geri getirmek mümkün değildi. Önemli olan olacak olanların önüne bir set kurmaktı.Doğru zamanda doğru şey yapılmıştı.
Hemen diğer köylerden şeyhler çağırıldı. Araya girildi ve sıcağı sıcağına barış yapıldı. Olayın soğuması demek intikam alınmadan bu işin bitmeyeceği demekti. Kuranın altında eller sıkıldı, bir daha olmayacağına dair yeminler edildi. Gelen konuklar ve orda bulunanlar için her şeyden habersiz bir koyun kesildi. Bütün misafirler tıka basa karınlarını doldurdu. Sohbet ettiler, kahkaha attılar, bol bol gülüştüler. Sonra herkes kendi yoluna gitti. Şeyhleri birer at ile uğurladılar. Köylüler evlerine girip kapılarını kapattılar. Gecenin içine bir gölge gibi karışıp yok oldular. Ve Sait’in iyi olacağı, ölmeyeceği haberi olmasaydı karanlığın içinden imi timi belirsiz öyle gölgeler çıkacaktı ki bundan sonra hem Memo’nun hem de köyün yaşayacağı kabusların başlangıcı olacaktı. Sürekli şeyhleri eleştiren, onları taşa tutan Memo bu sefer onlar sayesinde kurtulmuştu. Çok sevdiği şeyhoğlu bir arkadaşı olmasına rağmen onlara demediğini bırakmıyordu. Şeyhlerin birer tüccar olduğundan, insanları kandırıp onlara din sattığından, hayatın hiçbir yerinde bir üretim içinde olmadığından dem vurup dururdu. Arkadaşına bazen takılır ‘senin hakkında ileri geri konuşursam çarpılacakmışım’ derdi sonra kahkahayı patlatırdı. Hem onlarla anlaşamaz hemde onlarsız yapamıyordu. Aslında toplumun hepsi öyleydi. Mecburiyetten sarıldığı bir ipti. Fukaralıktan, ayrılıktan, ihtilaftan kaçacak bir yol olmalıydı. Onları rahatlatacak, biraz da olsa sakinleştirecek, yardımcı olacak bir şey ya da birileri lazımdı. Kendi kendilerine icat ettiler. Yoksa rablerinin dediği gibi din birdi ve apaçık olandı. Ama okuma yazmayı bilmeyen, okuyanında okuduğunu anlamadığı bir yerde birilerinin açıklamasına ihtiyaç duydular. Gerçekten vicdan sahibi, adaletli, inandığı rabbinden korkan birisi denk geldiyse ancak doğru ortaya çıkıyordu. Yoksa her şey Memo’nun dediği gibi oluyordu. Din tüccarları ‘kitabı kendi başınıza siz anlayamazsınız, bizim size açıklamamız lazım’ diyordu. ‘Bu kitap küçük bir kitap bunun anlaşılması için bize ihtiyaç var’ deniliyordu. Halbuki Allah o kitapta ‘ben bunu size apaçık indirdim, okuyup anlayasınız’ demişti. Fakat onlar okumalarını istemiyordu. Okusalar dahi kendi dillerinde anlamlarını istemiyordu. Çünkü her dilin birer ayet ve eşit olduğunu söyleyen rablerinin yanında onlar bazılarının üstünlüğünden bahsediyorlardı. Memo bunları duydukça daha çok sinirleniyor, köpürüyor, kendi kendine konuşup duruyordu. Günün birinde buralardan gitmek zorunda kalırsa eğer bu cehaletten dolayı gideceğini biliyordu. Yoksa allahtan başkasından gayrı korkusu yoktu.
Memo’nun istediği o gün hiçbir zaman gelmeyecekti. Atını dört nala şaha kaldırıp bir rüzgar gibi havayı yarıp giderken bile buradan ömrü boyunca ayrılmayacağını biliyordu. Nazlı bir Ceren gibi dört nala yol alıyordu. Önünde up uzun bir yol vardı. İnsanların bir günde gidip bir günde geldiği yolu o aynı günde gidip geliyordu. Memo atını mahmuzladı, kırbacını havada bir kez daha şaklattı. En geç öğle vakti şehre yetişmeliydi. Koca siyah taşlardan yapılmış devasa surlarıyla bir sürü medeniyete ev sahipliği yapan olan o şehre. Memo’nun medeniyetle, tarihle bir alakası, ilgisi yoktu. Ne merak ediyordu ne de geçmişe dair bir şeyler öğrenmenin telaşındaydı. Onun tek derdi annesiyle mutlu mesut geçireceği hayatıydı. Tabi şimdi üç kişi olmuşlardı. Güzeller güzeli bir karısı da vardı artık. Memo gözlerinin içine bakarken adeta eriyor, kendinden geçiyordu. Her anını onunla geçirmek istiyor, onun yanından ayrılmak istemiyordu.
Memo’nun kalbinde bu aşk, sonu olmayan bir hikaye gibiydi, her gün yeni bir sayfası yazılan, her geçen an daha da derinleşen ve asla eskimeyen sonsuz bir bağlılıktı. Mavi gözlerine baktığında sonsuz bir okyanusun içinde kayboluşunu, altın gibi sarı saçlarını okşadığında uçsuz bucaksız bir çölde kaybolduğunu görürdü. Ruhunun onu zirvelerden zirvelere, dünyanın en derin çukurlarından çukurlarına, amansız ormanlarında, sonsuz asumanda, kıyısız sularda dolaştırırken nasılda sakinleştirdiğini fark ediyordu. Ve o buna aşk diyordu. Bir bedenden başka bir bedene duyulan özlem değildi sadece. Birleşmek, hemhal olmak, vücutların yek olması, fiziki boşlukların doldurulması hiç değildi. Cennetin en güzel bahçelerinde dolaşmak gibiydi. Cennetten kovulan babaları ve anneleri adem ile Havva’ya nazaran cennete dönmek gibiydi aslolan. Sonsuz mutluluğun, sonsuz hazların bahçelerinde berrak bir su misali akıp gidiyordu Memo. Aklını yitirmişlerin sandalına terki diyar etmiş karısının mavi gözlerinde kayboluyordu. Cihan ancak böyle bir güzellik için yaratılırdı diye düşünüyordu. Yoksa ne işe yarardı ki bu güzellikler olmadıktan sonra. Memo’nun karısına duyduğu aşk, kelimelerin sınırlarını zorlayan, sessiz ama derin bir akıntı gibiydi. Onun dünyasında bu aşk, sadece bir duygu değil; hayatın ritmini belirleyen, her sabahı anlamlı kılan yegane kuvvetti. Memo ilk defa yenilmişti. Bir çift mavi göze, bir tutam sarı saça, bir güzel bakışa, bir yumuşak söze yenilmişti. İnsan yenilince yollara düşerdi. Memo yenilmişti.
Bir köprününün üzerinden geçti atıyla. Taşın estetikle, mühendisliğin ise doğayla buluştuğu, yüzyıllara meydan okuyan görkemli bir anıttı. Tarihin ve suyun akışına tanıklık eden bu yapı, sadece bir geçiş yolu değil, adeta taştan örülmüş bir sanat eseriydi. Köprünün en çarpıcı özelliği, göğe doğru uzanan o devasa tek kemeriydi. Dünyadaki taş kemerli köprüler içinde en geniş açıklığa sahip olanlardan biri olan bu kemer, o dönemin mimari dehasını gözler önüne seriyordu. Suyun üzerinde adeta dev bir hilal gibi yükseliyor ve karşı iki yakayı tek bir hamlede, muazzam bir zarafetle birbirine bağlıyordu. Köprünün sarımsı kalker taşından inşa edilmiş gövdesi, gün batımında altın bir renge bürünerek büyüleyici bir manzara sunuyordu. Duvarlarında yer alan insan, güneş ve aslan figürlü kabartmalar, köprüye sadece mimari bir yapı değil, aynı zamanda canlı bir tarih kitabının sayfalarıymış gibi gizemli bir hava katıyordu. Onu eşsiz kılan unsurlardan biri de içindeki gizli yaşam alanlarıydı. Kemerin her iki yanında, köprünün gövdesine oyulmuş bekçi ve yolcu odaları bulunuyordu. Geçmişte kışın dondurucu soğuğunda veya yazın kavurucu sıcağında kervanların ve yolcuların sığındığı bu odalar, köprünün sadece taştan ibaret olmadığını; içinde insanı, sıcaklığı ve misafirperverliği barındıran yaşayan bir yapı olduğunu hissettiriyordu. Bu köprü Batman çayı üzerinde kurulan Malabadi köprüsüydü. Evliya çelebi bile köprünün devasa kemeri altına Ayasofya’nın kubbesinin sığacağını hayretle söylüyordu. İnsan iradesinin doğaya bıraktığı zarif eserlerden biriydi. Estetik anlayışın zamana karşı kazandığı en büyük zaferlerdendi. Ve bu zaferi kazananda Mervani devletinin kurucu Bad idi. O gün bugündür bin yılı aşkın zamanda ismi cihanda terennüm edilir oldu. Üstünden geçen her kervan, her yolcu ona dualar etti. Kalbinde barındırdığı aşıkları her koruyuşunda kainat ona rahmet diledi. Ve bin yılı aşkın zamandır dünya orayı Bad’ın evi olarak bildi. Ne mutlu ona ki kovulduğu cennete geri döndü. Ne mutlu ona ki cennetini yanında götürdü.
Memo garip, mahzun, aceleci, tez canlı bir yolcu. Atını tırısa kaldırırken üzerinden geçtiği köprünün tarihinden habersiz. Menziline ulaşmak, gözlerini yummadan, bir lokma bir şey yemeden, bir bardak su içmeden, dinlenmeden, terini silmeden, ağrılarını rüzgara vermeden, göz bebeklerine biriken tozları çıkarmadan, gündüzün katillerine gecenin yamyamlarına aldırmadan, şehirdeki kibirliye dağdaki eşkıyaya yol vermeden, canını saymadan gerisin geri dönmek istiyor. Yükünü yükleyip bir bardak soğuk su içmeden evine, karısına ulaşmak istiyor. Yüreğinin sesine kulak veriyor. Dönmeli biran önce dönmeli. Onu Çağıran bir ses var. Bir su gibi kulaklarında çağıldıyor. Köpük köpük dağlardan, taşlardan aşağı düşüyor. Düşerken ince bir buğu dağıtıyor etrafına. Bir bulut gibi bir sis gibi önce görüş açısını kapatıyor. Sonra üstüne sabahın çiy taneleri gibi düşüyor. Güneşle beraber süzülerek akıp gidiyor. Sıcak olana kim erimez ki zaten. Ruhu sıcak olana, dili sıcak olana, gözleri sıcak bakana kim kendini verip heba etmez ki? Memo da öyle yapıyor. Gaipten gelen bu sese kulak kabartıyor. Bir ninni gibi dinliyor. Kundaktayken annesinin söylediği bütün ninnileri şimdi hatırlıyor. Hepsi hepsi kulaklarında çınlıyor. Memo ninnilere hasret, Memo ninnilere dönmek için acele ediyor. Yeni gelinine, taze eşine varmak için can atıyor. Durmadan, dinlenmeden, soluk almadan, atına soluk aldırmadan gerisin geri dönüyor. Aldığı yolu başa sarıyor. Geçtiği vadileri, koyakları, üzerinden dört nala geçtiği dereleri, çayları tekrar aynı yerden, aynı hızda, aynı duygularla geçiyor. Köprüye bir daha yine aldırmıyor. İşlemelerine, aslan kabartmalarına, taşlarının sessiz haykırışına, tarihin altından yeşil bir su kıvamında akışına, beyaz beyaz köpüklerine, kalbinde dinlendirdiği kervanlara, yolculara aldırmıyor. Dur durak bilmiyor. Dört nala boz kısrağın üzerinde. Boz kısrak dilini bir karış dışarı atmış. Yorgun, yorulmuş. Sırtındaki yükle hemhal olmuş, bir olmuş. Ya beraber ölecek ya da beraber menzile varacak, şad olacak. Memo anlamıyor, kulaklarını kaybetmiş sesleri duyamıyor. Aklını kaybetmiş düşünemiyor. Varsa yoksa yüreği. Yüreğini bıraktığı yere dönmek istiyor. Bir ses geliyor rüzgarın içinden. Belki memo öyle anlıyor, öyle duyuyor, öyle hissediyor. Serin bir yel sırtından içeri giriyor. Boğazında bir kuruluk, susuzluk baş gösteriyor. Memo aldırmıyor. Dört nala boz kısrağını sürüyor. Yularını yüreğiyle tutuyor. Memo susamış, memo yorgun. Gözlerinden akıyor yorgunluk ve de aldırmıyor. Rüzgarın içinden bir ses, tek heceli, yine onu çağırıyor. Memo yularına asılıyor atının. Memo garip memo şaşkın.
Memo yolcu, yola revan.Yol, ufka doğru uzanan sessiz bir nehir. Üzerine düşen akşam güneşi toprağın üstünde altın sarısı bir parıltı bırakıyordu. Yer yer inatçı otlar rüzgâr estikçe ince ince sallanıyordu. Yolun iki yanında dizilen kavak ağaçları, geçen her esintide yapraklarını fısıldaştırıyor; sanki yolcuların sırlarını birbirine anlatıyordu.Uzaklarda yol, kıvrıla kıvrıla dağların ardına saklanıyor, nereye vardığını kimseye göstermiyordu. Yağmurdan sonra oluşan küçük su birikintileri gökyüzünü aynaya çeviriyordu. Bu yol yalnızca bir yerden başka bir yere gitmiyordu; özlemleri, umutları, ayrılıkları ve kavuşmaları da taşıyordu.
Memo yoldu, Memo yolcuydu. Memo aşktı, özlemdi, ayrılıktı, kavuşmaydı. Gözleri uzayıp giden yolu görmüyordu. Yolun sonunda bekleyeni hayal ediyordu. Önünde, arkasında, sağında, solunda hep onu görüyordu. Atını hızlandırdıkça hızlandırıyordu. At çatlamak üzereydi. At bitap düşmüştü. Memo yola aşık olmuştu. Yol ona aşk olmuştu.
Evine vardığında vakit çoktan gece yarısını geçmişti. Gün ışımadan eve varmıştı. Tan yerine, sabahın seherine, havanın tepelerin ardında berraklaşmasına çok kalmamıştı. Rüzgar gibi gitmiş rüzgar gibi gelmişti. Geldiğinde annesi de karısı da çoktan uyumuş, belki gördükleri yedinci uykunun en tatlı anındaydılar. Atını evinin avlusundaki direğe bağladı. Üstündeki bir torba şeker yükünü sırtladı. Bütün bu yorgunluk bu bir torba şeker için değil miydi? Bu kadar acele etmesine gerek var mıydı? Neredeyse atını çatlatacak, dağ başında bir yerlerde kurda kuşa yem olması için bırakacaktı. Neyse ki boz kısrağı bütün zorluklar karşısında çok güçlü bir hayvandı. Su gibi gidip su gibi gelmişti. Yorgunluk gözlerinden akıyor, bütün bedenine sirayet ediyordu. Kafasının içinde rüzgarlar uğulduyor, kadim tarihten günümüze dört nala koşarak gelen serin sular bedenindeki bütün taşları, kayaları linç ediyordu. Kollarını kaldıracak dermanı kalmamış, etleri adeta pelte pelte dökülüyordu. Yavaşça kapının kolunu aşağı indirdi. Ses çıkarmamaya, gürültü etmemeye dikkat ederek omzunun üzerindeki torbayı kapının arkasına bıraktı. Aynı sükunetle kapıyı ittirerek kapattı. Ya da öyle sanıyordu. Yatağında hiçbir şeyden habersiz karısının yanına uzanıp yattı. Yorgunluktan elbiselerini çıkarmayı da unutmuştu. Başını yastığa koyduğu gibi adeta taş kesilmiş, derin bir uykuya dalmıştı. Top patlasa, savaş borazanları çalsa, Sait’in kardeşleri ve akrabaları gizlice evine girip onu kıtır kıtır kesse de elini kaldıracak ne gücü kalmıştı ne de gözlerini açacak dermanı vardı.
Gecenin sessizliğinde dünyadan yavaş yavaş uzaklaşmıştı. Göz kapakları ağırlaşmış, kafasındaki düşünceler birer birer sönmüş ve zihni sakin bir gölün yüzeyi gibi durulmuştu. Dışarıdaki sesler artık çok uzaktan geliyormuş gibi belirsizleşmiş; zamanın akışını hissedemez olmuştu.
Bedeni iyice gevşemişti. Yumuşacık bir bulutun üzerine bırakılmış gibi huzurlu bir ağırlıksızlık hissediyordu. Ne geçmişin kaygıları ne de yarının telaşını hatırlıyordu. Yalnızca dinginlik ve huzur vardı.
Karanlık ama güvenli bir limana sığınmış gibiydi. Dalgaların kıyıya sessizce vurduğu bir gecede yaşananlar gibi, rüzgârın bile fısıltıya dönüştüğü an gibi, bütün yorgunluğu bedeninin içinden çekilmiş tüy gibi havada asılı kalmıştı. Bir bulutun nazlı bir ceren gibi süzülüşüne benziyordu. Dağlardan, ovalardan, nehirlerden süzülerek, akarak, yol alarak giden ince, belirsiz bir duman gibi uykunun içinde kayboldu. Memo ölmüştü. Memo uykuya yenilmişti. Uykunun dar sokaklarında, ellerinde küçücük bir çocuğun elleri, dolaşıyordu. Çocuk ona benziyordu. Gözleri onun gözleri, burnu onun burnu, çenesi onun çenesiydi. Kulak memeleri onun kulakları gibi kafasına yapışıktı. Yürüme şekli aynı oydu. Kendi çocukluğunun ellerinden tutmuş gibiydi. Kalın, büyük siyah taşlarla yapılmış daracık bir sokakta gidiyorlardı. Evler belki de bir metre kalınlığındaki taşlardan oluşuyordu. Her evin birçok penceresi vardı ama ufacık bir ışık bile yoktu o pencerelerde. Önündeki daracık yol karanlık yüreğini aydınlatan ayın ışığıydı. Memo ay ışığıyla beraber ellerinden tuttuğu çocukla sokakta ilerliyordu. Oysa ki burası ne dağ başıydı ne şehirdi ne köydü. Hissettiği şey bambaşka bir yer olduğuydu. Tanıdık bir yer değildi onun için. Daha önce birçok kez gittiği kara ve kalın taşlardan yapılmış devasa surların içinde kendini vahşi bir hayvandan saklamaya gayret gösteren o şehre hiç benzemiyordu. Birbirine bitişik Yapılan evleriyle, bir evin çatısının diğer evin avlusu olduğu o köye de benzemiyordu. Uzaktan gürül gürül akan bir nehrin sesi kulaklarını tırmalıyordu. Nice savaş arabalarıyla, tanklarla, toplarla, atlı süvarileriyle tozu dumana katıp gelen bir ordu zannediyordu. Gözlerini kısmış, ellerinden tuttuğu çocuğu kaybetmemek için ay ışığında yürüyordu.
Memo sessizdi. Memo konuşmuyor, lal olmuştu. Dili koparılmış gibiydi. Kalbi hızlı hızlı atıyor, söylemek istediği şeyler gelip boğazında düğümleniyordu. Ne yapsa da ne etse de boğazındaki sözcükler kendilerini bir rüzgarla dışarı atamıyorlardı. İçinde büyüyen cümleler ağırlaştıkça ağırlaşıyor göğsünde taşımakta zorlandığı bir yüke dönüşüyordu. Bir yandan konuşup anlaşılmak isterken diğer yandan sesi içine çekiliyor adeta bütün su yolları kapalı bir göle dönüşüyordu. Dudakları sert,kalın,büyük ve amansız bir duvar görevi görüyor, önüne gelen bütün orduları geri püskürtüyordu. İçinde sıkışıp kalan küçük bir kuşun varlığını hissediyordu. Küçücük kuş uçmak istiyor ama her seferinde sert bir duvara çarpıp gerisin geri olduğu yere yıkılıyordu. İçinde fırtınalar kopuyor, Boranlar yol alıyor, tipilerden göz gözü görmez bir hal alıyordu. Bu sessiz çığlıklar gözlerine bir buğu gibi çöküyor, dudaklarının kenarında titremelere neden oluyordu. Ve yağmur bir çölü sel sularıyla götürecek kadar yeryüzüne amansızca iniyordu. Bütün kelimeleri, cümleleri yağmur sularıyla akıp gidiyor kendine açık bir okyanus arayışına çıkmak istiyordu. Sonra susuyordu yine. Derinden, hissettirmeden, kendi dahi hissetmeden susuyordu. Susmak kelimelerden daha ağır geliyordu. Susuyordu ve ellerinden tuttuğu çocuğun küçük adımlarıyla ay ışığının aydınlattığı daracık sokakta yürüyordu.
Ay ışığının yorgun gölgesini aydınlattığı daracık sokağın başına elini tuttuğu küçük çocukla ulaştığında sırtını taş duvara vermiş gözlerinden sicim gibi yağmurun yağdığı yaşlı annesini gördü. Çığlıkları arşı deliyordu. Avuç avuç toprağı kafasından aşağı döküyor, ateşsiz, alevsiz, dünyayı tutuşturmuş yakıyordu. Yanıyordu. Ruhu yanıyordu. Tutuştukta tutuşuyordu. Alevinin dalgaları rüzgarlarla dünyayı dolaşıyor yine gelip küçücük yüreğine bir kuş gibi konuyordu. Gözlerinden yaş değil kan akıyordu. Kandan bir deryanın kıyısına oturmuş tuzlu suyunu içtikçe susuyor, yüreği yanıyordu. Susadıkça içiyor, içtikçe susuyordu. Can pazarıydı. Ve can bir kuşun kanadına binmiş kaf dağının ardına gitmek için hazırlık yapıyordu. Hangi geçmiş hükümdar, padişah, kral buna engel olabilirdi ki? Kral Cemşit gelse, Rüstemi Zal ortaya çıksa kar eder miydi? Yoksa Zülfikarıyla Ali Bin Ebu Talip ortaya çıksa çift başlı kılıcıyla eceli ortadan ikiye ayırabilir miydi?
Yalan, yalan kim ne derse desin, kim ne söylerse söylesin olmayacak bir iş bu. Gidenin geri gelmediğini herkes bilir. Gitmek isteyenin önünde dağlar olsa tutamayacağına her yaşayan şahittir. Memo o daracık sokağın sonunda annesinin yakarışlarının taş sokağa bir set çektiğini görüyordu. Adeta sokağı kapatıyor Memo’nun oradan çıkmasına izin vermediğini belli etmek istiyordu. Annesinin haykırışlarına kulak kabartıyor bir dengbejin inceden söylediği ağıda çok benzetiyordu. Dengbejlerin şahının, şahların dengbejin sesi kulaklarında çınlıyordu. Gel gitme, beni burda bir başıma koyma. Sensiz ben bir yokluğum. Sensiz ben bir düşüm gerçek olmayan. Beni kimlere bırakıyorsun. Kimlere emanet ediyorsun. Hangi düşmanlarla beni bir başıma koyuyorsun. Gel gitme, yalvarırım. İki elinden öpeyim iki ayağının altına toz olayım. Gel gitme, beni burada bir başıma koyma.
Ses kulaklarında çınlıyordu. Düşünde düş görüyordu. Düşündeki düşü gerçek sanıyordu. Annesine yaklaşıp dokunmak, onu o savaşın için çekip almak istiyordu. Fakat yaklaştıkça annesi uzaklaşıyor, yürüdükçe daracık sokağın bitmez, uzun, sonsuz bir koridora evrildiğini görüyordu. Sonra küçücük çocuğun ellerini daha sıkı çekiştirip koşturuyordu. Çocuğu peşinden sürüklüyordu. Yerlerde sürüyor, çocuğun ağlama sesi arşı deliyor göğün yedinci katında asılı kalıyordu. Öylece bir kandil gibi başucunda bekleyen bir fenere dönüşüyordu. Sonsuzluk girdabında döne döne yol alıyordu. Yine de daracık sokağın içinden kendini dışarı atamıyordu. Annesine ulaşamıyordu.
Sonra birden ne olduysa sokağın bittiğini gördü. Çocuğun ellerinin avucunda eridiğini, bir toz bulutu gibi zerrelerinin havayla uçuşup uzaklaştığını gördü. Annesi sırtını taş duvara vermiş artık ağlamıyordu. Donuk gözlerle öylece tek bir noktaya bakıp duruyordu. Ruhu çekilmiş, bedeni taşlaşmış bir cisimden farklı değildi. Annesinin asumanı bir sel gibi aşağı indiren gözlerinin feri gitmişti. İki gözbebeğinin üstüne de birer beyaz halka gelip yerleşmiş, bütün güzelliğini alıp götürmüştü. Sadece bakan ama görmeyen bir çift gözden başka bir şey kalmamıştı geriye.
Annesinin kucağında yaralı, can çekişen, ruhunu teslim etmek üzere olan bir kurt vardı. Kurt güçlükle nefes alıyordu. Bir zamanlar dağların sessiz hükümdarı gibi dimdik duran bedeni şimdi yorgun ve ağırdı. Soluk alıp verdikçe göğsü titriyor, her nefesi sanki içinde kopan bir fırtınanın son yankısı gibi çıkıyordu. Gri postunun arasına karışan kan, ay ışığında koyu lekeler halinde görünüyordu. Keskin ve dikkatli bakışları hâlâ çevresini tarıyordu; fakat gözlerinde artık av peşindeki bir yırtıcının kararlılığından çok, tükenmekte olan bir yaşamın sessiz direnişi vardı. Kulakları ara sıra hafifçe kıpırdıyor, uzaklardan gelen sesleri son kez duymaya çalışıyormuş gibi davranıyordu. başı yavaşça yere yaklaşmıştı. Canı yanmasına rağmen inlemiyor, yalnızca boğuk ve derin nefesler çıkarıyordu. O an, vahşi doğanın bütün sertliği ve bütün kırılganlığı aynı bedende birleşmiş gibiydi. Güçlü kasları gevşemiş, kuyruğu hareketsiz kalmıştı; ancak gözlerinde hâlâ sönmemiş bir yaşam kıvılcımı vardı. Rüzgâr postunu hafifçe dalgalandırırken kurt, karanlığa doğru son bir bakış attı. Sanki ait olduğu özgür toprakları, ormanları ve ay ışığı altında koştuğu yolları hatırlıyordu. Sessizliğin içinde, can çekişen bedeninin zayıflığı ile ruhunun direnci yan yana duruyordu.
Yaralı kurt ölüyordu. Hemde annesinin kucağında. Annesinden korkmadan, annesi kurttan korkmadan öylece heykel gibi bekliyordu. Halbuki kurtlara karşı da yaşlı annesinin bildiği birçok dua vardı. Köylülerin geceleri kaybolan, sürüyle geri gelmeyen hayvanları için kurtların ve bilumum yabani hayvanların ağızlarını bağlamaları için yöntemleri vardı. En güzel duaları da annesi bilir, annesi yapardı. Kimin kaybolmuş bir koyunu, keçisi, kuzusu, ineği olursa akşamında soluğu annesinde alırdı. Bir güzel dualar edilir, ipler bağlanır, sureler okunurdu. Çoğunun tek geçim kaynağı olan bu hayvanların geri gelmesi için yapılırdı tüm bunlar. Başka yerlerde batıl inanç olabilirdi ama buraların gerçekliğiydi. Ruhu taze ve umutvar tutmanın gerçek yolu buydu ancak. Umut az da olsa hayat devam edebilirdi. Fakat umut tamamen yok olduğunda her şey sarpa sarardı. O zaman kızılca kıyametler kopar, cehalet başını kınından bir kılıç gibi çıkarır, kimi kestiği, nasıl kestiği belli olmazdı. Her şey bittikten sonra, güneş doğduktan sonra anlaşılırdı. Kurt da olsa insanda olsa tutunacak bir dal umuda ihtiyaç vardı.
Memo aniden, büyük bir acıyla gözlerini açtı. Yarasından akan kan bir göl olmuş deryaya karışmayı bekliyordu. Öyle bir sızı gelip yüreğine oturdu dayanamadı buna. Yine bayıldı. Bu sefer başka bir şey gördü rüyasında.
Başucunda elinde su bardağıyla üstünde cenaze evinin kıyafetleriyle bir kadın belirdi. Suyu berrak, cam gibiydi. Gerçi ne cam vardı ne tahta ne bir metal. Saf suydu bardak şeklini alıp tuttuğu. Suyun bütün hücreleri belli oluyordu. Bir kovalamaca vardı bardağın içinde. Bir ruh vardı sanki. Canlı gibiydi. Yaşayan, hisseden, hareket eden, koşan, duran bir şey duruyordu orada. Önce yanlış gördü sandı. Ağrısını, yarasını unutmuştu. Elini kaldırdığında yarasından artık kan gelmiyordu. Vücudunda herhangi bir ağrı yoktu. Kendini kuş gibi hafiflemiş, bulutların üzerinde uçuyor zannediyordu. Başını kaldırdı, yukarı baktı. Evinin tavanı yoktu. Üstünde apaçık, bulutsuz bir gökyüzü duruyordu.
Hava açıktı, gökyüzü berrak ve beyaz bulutlardan azadeydi. Mémo da kendini azat edilmiş hissetti. Firavunun kırbacından kurtulan bir köle olduğunu düşündü bir an.
Her şey değişmişti. Herkes gitmişti. Başucunda ağlayan annesi yoktu. Kendinden geçmiş, baygın karısını göremiyordu çevresinde. Etrafına baktı. Aynı odası, aynı yatağı, aynı eviydi burası. Doğruldu odanın kapısından kafasını uzatıp dış kapıya baktı. Kapının ardına bıraktığı şeker torbası orada duruyordu. Geri döndü. Yatağının üzerine oturdu yine. Başucunda siyah uzun elbiseli, elinde su bardağıyla o kadın hala duruyordu. Bir türlü anlam veremiyordu bu şeye. Su oynuyordu olduğu yerde. Koşuyor, zıplıyor, hareket ediyor, durmuyordu. Yine dikkat kesildi. Suyun içine girdiği herhangi bir eşya ya da nesne yoktu. Su kadının avucunda öylece bir bardak şeklini almış duruyordu. Ama su da acayip bir şey vardı. Taneleri bir savaş halindeydi. Birbirine saldırıyor, vuruyor, kırıyor, kavga ediyordu. Mémo bir an ne olduğunu anlamaya odaklandıysa da aklı eremedi. Çıkamadı o girdaptan. Girdap onu bir yerlere sürüklüyordu. Ama nereye sürüklendiğini bilmiyordu. Aklına yatan tek şeyin bir yolculuk olduğuydu. Fakat nasıl bir yolculuktu? Bu siyahlar içindeki kadında kimdi? Niye avucunda bardak şeklinde kavga eden, gürültü yapan, susmayan, bağıran, çenesi düşük bir tutam suyu saklıyordu? Mémo bir türlü anlamıyordu.
Sonra birden bire bir şey oldu. Kadının arkasından bir çocuk ortaya çıktı. Çocuk emeklemekten daha yeni yürümeye geçmişti. Çok belli oluyordu. Kadının eteğinden tutuyordu. Sımsıkı yapışmış bırakmıyordu. Çocukta değişik bir şey vardı. Hissediyordu, sanki biliyordu. Bakıyordu ama göremiyordu. Görse de bir türlü anlam veremiyordu. Birden bir ışık yandı sanki dışarda. Bir şimşek çaktı. Aleviyle ortalığı günün en tepe noktasına çevirdi. Sesi bir atom bombasıydı. Devasa mantar bulutundan bir aydınlık ortaya çıkmıştı. Yeryüzünün bütün zerreleri birbirine karışmış, toz duman halinde etrafa yayılmıştı. İşte o zaman gördü, o zaman anladı, o zaman aklına yattı. Çocuk küçüktü, yeni ayaklanmıştı. Fakat bedeni pörsümüş, artık takati bitmiş bir yaşlıydı. Yüzüne baktığında kırışıklıklar her yerini sarmış, göz bebekleri yuvasından çıkacak gibi pörtleyip büyümüş, kulakları uzamış, yuvarlak burnu kafasının ortasında kocaman bir topu andırıyordu. Annesinden yeni doğmuş bir yaşlıya benziyordu.
Kadın eğildi çocuğu kucağına aldı. İkisi geçmişle gelecek gibiydiler, varlıkla yokluk gibiydiler, iyiyle kötü gibiydiler. Ölümle yaşam gibiydiler. Kadın gülümsedi, çocukta gülümsedi. Mémo kadına baktı. O zaman daha dikkat etti. O zaman farketti kadının güzelliğini. Yüzü pürüzsüz, tertemizdi. Bir ceylan gibi cennetten yeni çıkmıştı sanki. Taşıdığı zarafet insanın aklını başından alacak cinstendi. Yüzünde yumuşak bir aydınlık vardı, sanki sabah güneşinin ilk ışıkları tenine dokunmuş gibiydi. Gözleri derin ve anlamlıydı; baktığı yerde yalnızca görüntüleri değil, duyguları da görüyormuş hissi uyandırıyordu. Kirpikleri her bakışını daha da belirgin kılıyor, gözlerindeki ışık yüzüne sıcak bir ifade veriyordu. Geçmişten gelen serin bir su gibi insanın içine akıyordu. Beynini uyuşturuyor, ruhunu gevşetiyordu. Etkileyici bir şekilde gülümsüyordu. İçten ve samimiydi. Gülüşü her yeri aydınlatacak, ışığa boğacak kadar kuvvetliydi. Acaba az önce dışardan gelen o korkunç gürültü ve göz yakan aydınlığın kaynağı bu muydu? Anlayamıyordu. Saçları ipek gibi omuzlarına dökülmüştü. Hafif bir rüzgarın ufak dokunuşu bile zarafet katıyordu. duruşunda ise sakin bir asalet vardı. Ne gösterişli olmaya çalışıyor ne de dikkat çekmek için çaba harcıyordu.
Memo’nun aklı allak bullak olmuştu. Ne yapacağını ne edeceğini bilmez bir halde kadın ve çocuğa bakıyordu. Kadın ne kadar güzelse çocuk o kadar çirkindi. Kadın ne kadar gençse çocuk o kadar yaşlıydı. Kadın ne kadar diriyse çocuk o kadar çökmüştü. Kadın varlığın elleri gibiydi çocuk ise yokluğa giden bir gemi. Kadın sevinç, mutluluk, neşe, kahkaha cennete giden yoldu. Çocuk ise elem, keder, üzüntü, mutsuzluk ve cehennemin kapılarını açandı sanki.
Mémo darmadağın olmuştu.
Sonra acı beynini uyuşturdu yine. Bir balyoz darbesiyle kuyruk sokumundan girip gözlerinden bir alev gibi çıkıverdi. Gözleri ani reflekse açıldı. Yatağında öylece kanlar içinde yatıyordu. Karısı baygın, annesi ağlamaktan bitap düşmüştü duvarın dibine. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Fakat bir türlü aklı almıyordu. Hiçbir zaman da aklı almayacak ve öğrenmeyecekti. O sabah güneş doğmadan şeker almak için atını mahmuzlayıp dört nala sürdüğünde annesi onun ertesi gün geleceğini düşünüyordu. Ama memo hızlıydı, çevikti. Kimsenin yapamadıklarını yapan bir gençti. Annesi bunu biliyordu. Yine de oğlunun kendini ve atını riske atacağını düşünmüyordu. Memo’yu evde bekleyen yüklü bir karısı vardı. En çok da onun için riske girmeyeceğini düşünüyordu. Yoksa kanının en hızlı aktığı zamanlardı. Ne yapsa da ne etse de oğlunu tutamayacağını biliyordu. Fakat Memo en çok da bunun için acele ediyordu. Karısı yüklüydü ve evde şeker bitmiş aşeriyordu. Sürekli, üst üste şekere ve tatlı şeylere saldırıyordu. Memo’yu rüzgarla arkadaş yapan, yarışa sokan buydu. Rüzgarın bir zehirli hançer gibi böğrüne saplanacağını bilmiyordu. Hele hele bu hançeri tutan ellerin annesi olacağı aklının ucundan geçmezdi. Annesi de bilmiyordu, annesi de bilmezdi, bilemezdi. Memo gecenin bir yarısı sessizce, hırsız gibi gelip yatağına yatıp uyuduğunda bile annesi onun kara taşlı surların içinde saklanan devasa şehirde olduğunu düşünüyordu. Burada olmamalıydı. Şehirde herhangi bir misafir odasında sabahı bekleyen bir misafir, bir yolcu olmalıydı. Ama burada olmamalıydı. Gece odasından kalkıp kapıyı yarı aralık açık olduğunu gördüğünde oğlu aklının ucuna bile düşmemişti. Ne de kapının ardında bekleyen şeker çuvalını farketmişti. Emindi akşamdan kapıyı kapatıp sürgüyü çektiğine. Kapıyı tekrar kapatıp oğlunun odasının önünden geçip içeriye göz atmak istediğinde ise başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Gelinin yanında birisi uzanmış yatıyordu. Sinirlenmiş, hiddetlenmiş, yüreği ağzına gelmişti.
“Yılaaaaan” dedi. Kocası onun için gitmişken o yüklü haliyle koynuna birini almış diye geçirdi içinden. Bir yandan içindekileri sayıp dökerken diğer yandan küfürlerle, olmadık kelimelerle yüreği ağzından fışkırıyordu. “Soysuz orospu, utanmaz kahpe ben sana gösteririm” diye diye evin içinde dört nala eline geçecek bir şey arıyordu. Sonra gözüne duvarın dibinde öylece duran heybe ilişti. O heybe nasıl gelmişti oraya, kim koymuştu düşünücek halde değildi. O kadar sinirlenmişti ki kan gözlerinden yukarı gitmiyordu. Gözleri şişmiş, pörtlemiş kan çanağına düşmüş, beyni ise bütün fonksiyonlarını yitirmişti. Memo’nun içeri girerken can havliyle duvarın dibine bıraktığı el yapımı, nakışlı heybesine elini attı. Heybenin içine baktı. Gözü kenarı işlemeli bir hançer ilişti. Düşünmeden hançerin kabzasından tuttuğu gibi oğlunun odasına yol aldı. Bir aslanın bir ceylanın üstüne çökmesi gibi hançeri oğlunun göğsünün altından yan tarafına soktu. Uykusunun en derin yerinde kendinden geçmiş bir halde bulunan mémo bir çığlık attı. Çığlığı geceyi yırtıp semanın yedinci katında asılı kaldı. Yeri oyup dünyanın merkezinde takılı kaldı.
Memo’nun çığlığı ile annesi kendine gelebildi. Gözlerinde biriken kanlar beynine o zaman ulaştı. Önündeki bentlerin yıkıldığı nehirler gibi kuru su yatakları ıslandığında doğa yeşerdi. O zaman annesinin aklı başına geldi. Düşünme yetisi geri geldi. Oğlunu görünce ikinci sefer kaldırdığı eli havada asılı kaldı. Boş gözlerle bakakaldı.
Memo’nun çığlığı ile irkilen karısı gözlerini açtığında yanıbaşında karnından kanlar akan kocası ve bir eli havada hançer ile duran kaynanasını gördüğünde gözleri korkudan dışarı fırlayıp açıldı. Bedeni kaskatı oldu. Sanki iki kolundan ve iki ayağından dört ata bağlanmış ve dört farklı yöne çekiliyormuş gibi hissetti. Beyni düşünme yetisini yitirdi. Kalbi korkuya ve yorgunluğa dayanamayıp olduğu yere bir daha düştü. Bayılmış, kendinden geçmişti.
Mémo acıyla kıvranıp kendinden geçerken annesinin elindeki hançer bir rüzgar gibi havada salınıp yanına düşmüştü. Annesi bir anda çökmüş duvarın dibine düşmüştü.
Biraz sonra kendine geldiğinde can havliyle oğlunu tutup başını dizine koydu. Kendinden geçen memo’nun bedeninin soğuduğunu ama hala canını o meluna teslim etmediğini farketti. Avucunda tuttuğu ruh yaralı bir kurdun ruhuydu. Kapkara bir bedenin içinden delici bakışları olan sapsarı gözlere sahip ileride sürüsüne liderlik yapacak bir genç kurta aitti. Genç kurtun boğazına hırıltılar gelip yerleşmiş, ayaklarının altından itibaren bedeni soğumaya başlamıştı. Başucunda annesi ise kendini paralıyor, ağırları göğü deliyordu.
Genç kurt ölüyordu.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.