Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Ünal Çagabey
Ünal Çagabey

Tevrat

Yorum

Tevrat

0

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

44

Okunma

Tevrat

TEVRAT

Tevrat çelimsiz, ince bacaklı, kara kuru esmer, ergenlik çağını yeni geçmiş genç bir kızdı. Çocukluğu yalın ayaklı, kolunun kenarıyla sürekli sildiği sümüklü burnunu çeken, sabahtan akşama kadar akranlarıyla çamurda oynayan, bazen birbirlerinin üstüne abanıp saçlarını on parmak marifetiyle tutup yerlerde sürükleyen, bazen de bütün sevimlilik ve mutlu halleriyle fukaralığın içinde cenneti yaşayanlar olarak geçmişti hayatı.
Tevrat bir candı. Bir teslimiyetti. Gururun, kibrin olmadığı bir tevazu abidesiydi. Kimine göre yarım akıllıydı. Kimine göre ise bir hazineydi. Sessiz olması, on defa dinleyip bir defa konuşması kimine göre hiçbir şey bilmemezlikten kimine göre ise oturaklı, ne söyleyeceğini dikkatlice düşünen, yanlış anlaşılmaktan korkmaya yorulurdu. Böyle davranmasının en büyük sebebi zamanla bütün çocukların onu dışlamasıydı. Önceleri her türlü oyunları beraber oynar, birlikte çamurda zıplar, üstleri çamura bulanana kadar durmazlardı. Çocuktuydular. Mutluydular. Lakin sonra birden bire herkes onu dışlamaya başlamıştı. İçlerine almıyorlar, oyunlarına dahil etmiyorlar, çevrelerinde olmasını istemiyorlardı. Diğerlerine göre o işlerini bozan, huzurlarını kaçıran, ruhlarını sıkıntıya sokan birinden başkası değildi.
Tevrat üzülmüş, her şeyi içine atıp bir dağ haline getirmişti. Böylece içine kapanıp herkesten uzaklaşan, ruhsuz, adeta canı çekilmiş bir ceset haline bürünmüştü. Fakat büyüyüp serpildikten sonra işler değişmişti. Çocukluktan genç kızlığa evrilmesi vücudundan birçok değişikliğe sebep olmuştu. Artık bir çocuk değil sert ve taze göğüsleri kendini belli eden, dudaklarının kenarıyla güldüğünde herkesin içinin gıdıklandığı, gözleri ışıl ışıl parlayan, sabahın seherinde doğan bir güneş gibi girdiği yeri aydınlatan, ayın on dördü gibi şavkıyan, onu görenlerde inanılmaz bir etki bırakan genç bir kız halini almıştı. kara kuru, esmer, çelimsiz olan kız gitmiş yerine dünyalar güzeli, ortalığı yakıp yıkan, görenin bir daha dönüp baktığı bir afet ortaya çıkmıştı. Lakin bu güzelliği ilerde başına olmadık belalar açacaktı. O da henüz bunu bilmiyordu.
Memleketin mevsimlerinin bütün sertliği, gaddarlığı insanına da geçmişti. Günlerce durmayan fırtınalar, gözün gözü görmediği tipiler, göz açtırmayan yağmur geçişleri, donan bir tabiat, adeta ölen bir doğa vardı. Yılın büyük bölümünde insanın içine işleyen, ruhunu buzdan bir kaleye çeviren bu soğuk hava mizacını katı, sert adeta taştan bir heykele çevirmişti. Sertliğe karşı sertlikle mücadele etmek ayakta kalmanın yoluydu galiba. Eskilerin deyimiyle ‘bilmukabele’ olmazsa olmazdı. Hayatta kalmak ayniyle karşılık vermekti. Bu insanda olsa doğa da olsa bir ayna gibi verilen yansıtılıyordu. Ve burada insanlar doğadan aldıklarını sadece doğaya değil birbirlerine de yansıtıyordu. Cehalet denen kelp de araya girmişse o zaman işin rengi daha farklı oluyor, dertler, sorunlar çok daha büyüyordu. İnsan insana kurt oluyordu. Oysa ki insanın insana yurt olması gerekti. Lakin şartlar ağır basıyordu. Eller de yüreklerde zincirliydi.
Tevrat gençliğin kanında dolaşmasını rüzgarın asumanda hoyratça, başına buyruk, emirsiz dolaştığını hisseder gibi hissediyordu. Hazır cevaptı. Yanlış bir şeye şahit olduğunda, yanlış birşey duyduğunda, yanlış bir şey yapılması istendiğinde ya da yanlış bir şeye susulması gerektiği söylendiğinde çıldırırdı. Ruhunu kazana koyup kaynattıklarını sanırdı. Karşı koyuşlarının çığlıklarını bütün dünyanın duymasını isterdi. Haksızlığa baş kaldırmak onurdu onun için. Bu yabancıdan da gelse en yakınından da gelse ses çıkarmak şerefti. Ama bilmediği birşey vardı. Hala çok gençti, tecrübesizdi. Hilelerin, oyunların farkında değildi. Yirmi yaşından sonra yaşayan ölülerin kum gibi çoğaldığından haberi yoktu. Belki de o ölülerden birisi de o olacaktı.
Heyecanına, sevincine, hayata ve yaşamaya dair duyduğu sonu gelmez mutluluğa adeta aşıktı. Ne olursa olsun gözlerinin içi gülerdi. Her sorunda her sıkıntıda bir güzellik bir mutluluk bulmaya çalışırdı. Her şeyin dert olduğu, herkesin en ufak sorunları dağlar gibi büyütüp yük ettiği bu yerde o hiç bir şeye aldırmıyordu. Tek isteği mutlu olmaktı. Sabahın ilk ışıkları gözlerinin içindeki ışık dünyayı mutlulukla aydınlatıyordu. Nasıl bakarsan öyle görürdün. Nasıl görmek istiyorsan öyle bakman yeterliydi. O da baktığı gibi görüyordu. Görmek istediği gibi bakıyordu. Lakin onun gibi bakmayanlar vardı. Bakmak istemeyenler, öyle bakanların herşeyini kursağında bırakmak isteyenler vardı. Tevrat mutluydu. Ama bilmiyordu.
O gün delirmesine sebep olacak olan olay Murat nehri kıyısında başına gelmişti. Halbuki gürül gürül akan bu su nasılda ruha bir sükunet veriyordu. Yatağını döve döve ilerlerken adeta savaş meydanında düşman saflarını yarıp geçen bir şövalyeyi andırıyordu. Dalgalar yaşamı yontarak, bütün fazlalıklarını alarak, kötülükleri iyi olanla değiştirmek istercesine bir dengbej kılığında türküsünü söyleyerek ilerliyordu. Suyun şarkısı kulağa ninni gibi geliyordu. Uzak bir diyardan sükun eden bir cennet vardı. Sadelik, selamet, rahatlık, huzur ve gülistan. Söylenen bu nakaratta can bağışlayan, savaş bitiren, aşıkları kavuşturan, kan davalarına barış sunan bir serinlik vardı.
Vardı. Vardı. Vardı.
Tevrat perperişan, aklını yitirmişlerin durağındaydı. Aklı başından gitmiş, üstü başı yırtık, delirmiş bir halde nehrin kenarında oturuyordu. Ruhu daralmış, bir kuytuda sıkışmış, sanki mengene ile tırnaklarını, dişlerini zorla söküyorlar gibiydi. Az önce bir şarkı gibi dinlediği, uzak diyarlardan ninni gibi gelen bu ses şimdi onu boğuyordu. Boğazını sıkıyor, dilini ağzından dışarı fırlatıyor, gözlerini yerinden çıkarıyordu. Sırtına asla yüklenemeyeceği, taşıyamayacağı bir yük yüklenmişti. Ne kaldırmaya ne de taşımaya gücü vardı. Murat nehrinin yatağından bir yılan gibi süzülerek söylediği türküler yüzyıllardan akıp geliyordu. Nice sultanları nice şahları yıkıp geçmiş, sularının görkemli dalgalarından bütün kibirlerini yerle bir etmişti. Nice aşıklara bent olmuş onları suyun karşı tarafına geçirmiş, yüreğinde saklamış ve kimsenin bilemeyeceği birer sır olarak kuytularındaki sandıklara mühürlemişti.
Tevrat eskiden olsa Murat’ın söylediği bu şarkılara eşlik eder ruhuyla bulutların üzerinde dolaşırdı. Bedeni her ne kadar toprağın üstünde ahenkle dans etse de ruhu cennetin en güzel köşesinde olurdu. Suyun nağmeleri, sesindeki incelik, söyleyişindeki aşk tınıları kulağından girdiğinde kalbini fethediyor onu mest ediyordu. Bu su cennetin hangi çeşmesinden kaynağını alıp geliyorsa eğer oranın bütün güzelliklerini taşıyordu. Oranın ruhunu getiriyordu. Karaköse şehrine nazaran dağın eteklerinden akıp Muş ovasından geçerek kendini Fırat’a teslim ettiğinde dahi üzerindeki beyaz gelinliği ile taze bir genç kızı andırıyordu. Binlerce yaşındaydı ama hala çocuktu. Tevrat şimdi binlerce yıllık öyküyü ruhunda hissediyordu. Başına gelen olayın ardından yaşama sevinci gitmiş, gözlerindeki ışık kaybolmuştu. Ne yapacağını bilmez bir halde suyun kenarında oturmuş, avazı çıktığı kadar gülüyordu. Aklını yitirmiş, bedenini bir kuytu da kaybetmiş gibiydi. Ne vardı ne yoktu. Teslim olmuştu. Neye teslim olduğunu, niçin teslim olduğunu kendisi de hatırlamıyordu. Tevrat ölmüştü.
Köye haber nasıl gitti, kim götürdü ise annesinin çığlıkları arasında yanında bir sürü insan belirmişti. Boş, bomboş gözlerle baktığı bu insanların kim olduğunu hatırlamıyordu. Bir kadının başından toprak dökerek feryat figan ağladığına şahit oluyordu. Fakat kim olduğunu çıkaramıyordu. Uzun uzun bakıyor ama hatırlayamıyordu. Diğer insanları süzüyor, onları da çıkaramıyordu. Başına gelen şey aklını bir kuşun kanadına yükleyip uzak diyarlara götürmüştü. Üstündeki elbisesi her yerinden yırtılmış, başındaki oyalı yazma boynunda bir bayrak gibi rüzgarla dans ediyordu. Saçları darmadağınık, saçlarının içi toprakla doluydu. Kimsenin bilmediği bir boşluğa bakıyordu. Herkesi görüyordu ama kimseyi fark etmiyordu. Boş gözlerle baktığı insanlardan Murat nehrine doğru çevirdi yüzünü. Öylece kalakaldı. Suyla beraber o da akıyordu. Bir nehir gibi uzaklaşıyordu. Kendinden gidiyordu. İnsanlardan gidiyordu. Dünyadan ayrılıyordu. Su onu bilmediği bir yere götürüyordu.
Gittiği yerde aklı başındaydı. Ruhu bir kuşun kanadıyla özgürce uçuyordu. Bütün günahlar kadınların sırtına yüklenmiyordu. Bütün kadınlar özgür, kendi ayakları üzerinde duran, eşit birer insandı. Kız çocuğu olduğu için okula göndermemezlik etmiyorlardı orada. O da öyle olmak istemişti. Öyle istiyordu. Ama şimdi elinde olan özgürlükte alınmıştı.
Ruhunu bedeninden sökülmüşte orta yerde bırakılmış gibi hissediyordu. Kendisi kendisine ölüm kokuyordu. Tevrat yoktu. Yokluğa karışmıştı. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar en ufak bir kıpırtı, hareket, cevap alamıyorlardı. Suya girmeden boğulmuştu. Suya dokunmadan ruhunu derin okyanuslara teslim etmişti. Ölümlerden ölüm beğeniyordu. Ama en çok ihtiyacı olduğu anda o mendebur Azrail ortadan kaybolmuştu. Gözlerinin onu en çok aradığı zamanda saklanmayı tercih etmişti. Belki Murat’ın sularıyla uzak diyarlara yelken açmıştı. Belki de doğudan esen rüzgarla batıya uçmuştu. O an Azrail’i tutup iki eliyle gırtlağını sıkmak ‘hep sen mi yapacaksın şimdi de sıra bende’ demek için elinden gelen herşeyi yapardı. Ama hiçbirşey istediği gibi olmuyordu. Bu da istediği gibi olmamıştı. Azrail onu bir felaketle bir su kenarında unutmuş, sırtını dönüp gitmişti.
Kollarından tutup yapıştığı yerden kaldıran insanlara sonsuz bir boşluğun hüznüyle bakıyordu. Ayakta duracak takati, yürüyecek mecali yoktu. İnsanların kollarında köye kadar getirilip evinin avlusuna bırakıldı. Sonra babası kollarına girdi. Kızını evine götürdü. Üzerinde koyun yününden yapılmış uzun bir döşeğin olduğu kavak ağacından yapılma divana oturttu. Alnından öptü. Gözlerinden aşağı iki damla yaş düştü. Çıkık elmacık kemiklerinin üzerinden yuvarlanıp kirli sakallarının arasına karıştı. O orman denizinin içinden yolunu bulup çıkamadı. Orada kayboldu.
Tevrat’ın babası da yolunu kaybetmişti. Kızını suyun kenarında perişan halde görünce yolunun yol olmaktan çıktığını anlamıştı. Önünde koyu bir karanlık, derin bir deniz, sonsuz bir orman tarlası belirmişti. Sonsuz bir yalnızlıkta, uçsuz bucaksız bir çölde, yabani hayvanlara karşı çırılçıplak kaldığını hissetmişti. Çok geçmeden insanlar önce kızının başına gelenlerin dedikodusuna başlayacaklardı. Belki ilk zamanlar onu suçlamayacaklar ama zamanla kimin buna sebep olduğunu bulamadıklarında bütün günahı bu sabinin boynuna atacaklardı. Gün boyu ağızlarında sakız gibi çiğneyecekler akşam olunca Allah’ın huzuruna varıp af dileyeceklerdi. Hep böyle olmaz mıydı? Her zaman ruhu yaralı olana daha fazla yük yüklemek insanoğlunun yaptığı şey değil miydi? Adalet er geç yerini bulurdu. Kör, topal, lal yürüse de, sürünerek gitse de bir zaman gelir menziline muhakkak ulaşırdı. Lakin ulaşana kadar kimin ne kadar canının yandığı, o hengame de hangi günahsızların döktüğü gözyaşlarının sel olup vadileri doldurduğunu, hangi dağlardan hangi yüreklere çığ düştüğünü, hangi depremlerin altında hangi sabilerin kaldığını ancak Allah bilirdi. Eskilerin dediği gibi ‘Allah uzaklaştırırdı ama unutmazdı.’ Öyle mi olurdu? Öyle mi olacaktı. Her şey bu dünya da hakkını bulur muydu?
Ramazan evinin avlusuna çıktığında derin bir keder içindeydi. Yüzü duvardaki kireç gibi bembeyazdı. Ruhu çekilmiş, yapraklarını dökmüş, canlılığını yitirmiş bir ağaçtan geriye kalan bir kütük gibi bahçenin bir köşesine devriliverdi. Daha önce çok ağlamıştı. Fakat hep sessizce, bir köşe de, kimseye görünmeden acılarını içine atarak yapmıştı. Annesi öldüğünde de, babasını gömdüğünde de, kardeşinin cansız bedenin Murat’ın azgın sularından çekip kopardığında da derin acılar çekmişti. Kalabalıklarda metanetli durmuş, başı dik kalmış, çocuklarına, sevdiklerine karşı ayakta olduğunu, düşmeyeceğini göstermişti. El ayak çekilip herkes kendi karanlığını gecenin örtüsünün altında saklarken onun tohumları başlarını çıkarıp filizlenmeye başlardı. İşte o zaman kendini tutamaz içten içe hüzünlenir, sessizce ağlardı. Bazen yorganın altında, bazen evinin avlusunda bir ağacın altında. Yine de belli etmez sağlam dururdu. Çünkü düşmemesi gerekirdi. O düşerse bütün aile düşerdi. Yaralı ruhunun acısını bedenini ayakta tutarak, örnek olarak iyileştirmek istiyordu. Oysa ki duvardan çekilen her taş zamanla duvarın altının boşalmasına ve yıkılmasına sebep olurdu. Görenler hep o son taşı suçlardı. Fakat son taşa kadar duvardan çekilen bütün taşlar duvarın belini kırmış, güçsüzleştirmişti. Geriye sadece bir vuruş kalmıştı. Tek vuruş ve tek taşın düşmesi bütün duvarı çökertirdi. Bütün günah ve kabahatta o son taştaydı.
Ramazan’ın yerle bir olup evinin avlusunda düşmesi düşen son taşın altında ruhunun ezilmesiydi. O ağırlığa dayanamayan bir ruh bedenin iflasını getirmişti. Üstüne bir dağ devrilmişti. Üstüne devrilen ağırlık onu yerle yeksan etmiş, hayatını tarumar kılmış ve ona ölü bir beden teslim etmişti. Kızının bir ölüden farkı kalmamıştı. Kollarına girip avludan evine taşıdığı vakitte, dışarı çıkmadan alnından öptüğü zamanda bedeninin dondurucu soğukluğu ruhunun çekildiğini haber veriyordu. Yaşayan bir ölü, canlı bir cenaze, daha ruhunu teslim etmeden bütün fonksiyonlarını yitirmiş bir bedenin farkına varmıştı. Farkına vardığı bu şeyler kapının eşiğinde adımını avluya atarken sırtına bir kaya gibi çökmüş onu yere sermişti. Şimdi tek çaresi kalmıştı. Ya yine bir duvar gibi sapasağlam durmaya çalışacak ve en ufak rüzgarla bütün tozları asumana karışacak ve göçüp gidecekti. Ya da her şeyi bir kenara bırakıp ruhunu ve ömrünün duvarından çekilen tuğlaların toprağını gözyaşları ile ıslatıp daha sağlam olarak ayağa kalkacaktı.
Ayağa kalkmak onun için zaruretti. Ama iflas eden bir beden artık düşünce dünyasını taşıyamıyordu. Görüyordu, duyuyordu, hissediyordu. Fakat ne yerinden kalkabiliyor ne konuşabiliyordu. Ani gelişen bir durumla vücuduna inme inmiş ve felç geçirmişti. Sırtına yüklenen yük dağlar kadardı dersek az olurdu. Dağlar bile böyle bir yükle un ufak olur, toz halinde havaya karışırdı. Ama insan öyle miydi? Sırtına yüklediği yükün ağırlığıyla iki büklüm olsa da yürürdü. Yürümek zorunda kalırdı. Yürümek onun için mecburi bir vazifeydi. Fakat ramazan bu vazifenin ortasında yarı yolda kalmıştı. Şimdi bütün dert, keder, elem karısının boynuna bir altın gerdan gibi kilitlenmişti. Bunca yokluğun, sefilliğin içinde yolunu beraber yürüdüğü tek desteği, yol arkadaşı yarım bir insan olmuş, kızı başına gelenlerden dolayı aklını yitirmişti. Hayatta bir insan bu kadar talihsiz olabilir miydi acaba? Çok mu kötü birisiydi de başına bunlar gelmişti? Yoksa Allah sevdiği kullarına mı dert verirdi. Hangi yaratıcı sevdiği kuluna dert vermek için uğraşırdı? Yarattığına dert vermekle uğraşan bir yaratıcıdan sevgi beklenir miydi? Yaratıcının sevgisi eğer yarattığının üzerinde bir mutluluk gölgesi değil de hayatı tarumar eden bir karabulut oluşturuyorsa nasıl bir sevgiden bahsedilebilirdi.
Tevrat’ın annesi Hayriye hanım ömrü boyunca fukaralık sefalet görmüştü. Babasının evinde de karnı tam doymaz kocasının evinde de karnı tam doymazdı. Neydi bu kadınların bu coğrafyadaki zulümden beter hayatları. Hiçbir zaman evleri yoktu. Babasının evinden kocasının evine oradanda çocuğunun evine sürüp giden bir hayat. Kendilerine ait bir evleri bir türlü olmuyordu. Her şeye yetişmeye çalışan ama hiçbir şeye yetişemeyen bir ömre sahiptiler. Bütün yükler bütün dertler onların sırtına yüklenirdi. Sırtından sopası karnından sıpası eksik edilmez üstüne üstlük eksik etekliği su götürmez bir gerçeklikti. Ozanın dediği ‘dünyanın yarısı insan diğer yarısı insanoğludur’ sözü bu topraklara uğramış mıydı bilinmez ama uğramışsa da kimsenin bundan haberi olmamıştır. Haberi olanın sayısı da bir elin parmağını geçmez sanırım.
Hayriye hanım fukara, dertli bir insandı. Ne kederi varsa içine gömer yine de evine, çocuklarına, sağacağı hayvanlarına, aldığı sütten yapacağı peynire, çökeleğe bakardı. Tandırda pişirdiği ekmeğin tadına bile sıcakken çoğu zaman baktığı olmamıştır. Tandırdan çıkarırken elini yakan ateş gibi sıcak ekmek onun için sanki lükstü. Ekmeği bile hep soğuduktan sonra yemeye fırsat bulurdu. Ama hayat onun için fazlasıyla sıcaktı. Zordu. Meşakkatli geçen bir ömre ne sığdırmaya çalıştıysa ya almıyor ya da taşıyordu eteklerinden Murat’ın serin sularına. Kızının başına gelenlerden sonra kocasınında yarım bir insana dönüşmesi yüreğini yerle bir etmişti. Fukaralık bir ömür çekilirdi de umutsuzluk bir ömrü erkenden bitirmeye kadirdi.
Hayriye hanım iyiliğin bütün tonlarını yüreğinde ve davranışlarında taşıyordu. Dili yumuşak, davranışları sakin, başkasını kırmadan konuşan, herkesle iyi geçinen, çocuklarla çocuk olan, onların ellerinden olduğu kadar yüreklerinden tutan bir kadındı. Tevrat’ın herşeyden önce iyi ve ahlaklı bir insan olmasını istiyordu. Saygı göstermesini bilen, seven, verilen değere karşılık gösteren, kendinden zayıfı incitmeyen, bir karıncaya dahi zarar vermeyen, kalp kırmadan konuşan, iyiliksever, yardımsever bir insan olmasını istiyordu.
Çevresindeki çoğu kişi kız çocuklarına evlerindeki yabancı gözüyle bakıyordu. Onlara göre zamanı geldiğinde baba evinin misafiri koca evinin misafiri olmaya gidecekti. Fakat Hayriye hanım öyle düşünmüyordu. Ona göre kızı Tevrat Allah’ın bir lütfuydu. Evinin bereketi, ruhunun sakinliği, gözünün aydınlığı, içinin güleryüzüydü. Canına can katıyor, gücüne güç veriyordu. Ama cahillerle uğraşmak zordu. Cahiller kendi felaketlerini başkalarının hayatlarını tarumar etmek içinde kullanıyordu. İşin kötü tarafı cahil olduklarını da kabul etmiyorlardı. Onlardan farklı düşünen farklı davranan kim varsa cahil bir toplumda hep dışlanırdı. Ellerinden gelse kolunu, kanadını kırar sonra da uçmaya zorlarlardı. Uçamadığı için bu sefer şikayet ederler ardından demediğini bırakmazlar ve suçlarlardı.
Tevrat annesinin kınalı kuzusuydu. Bir su kenarında vahşi bir yaban hayvanının saldırısına uğramış, ruhu tarumar olmuş, aklı kendini bırakıp gitmişti. Zavallı babasının kalbi kızının başına gelenlere dayanamamış onu yarım bir hale getirmişti. Hayatın bütün yükünün sırtında olduğu kimsesiz annesini yeni yükler bekliyordu. Tanrı buna nasıl izin veriyordu? İzin veren tanrı nasıl bir tanrıydı? Eğer bu kaderse ve önceden belirlenen bir şey ise o zaman yaşamanın ne kıymeti vardı? Önceden belirlenen şeyi yaşamaya gelmeye hayat mı deniliyordu?
İnsan sonsuz gariplikte bir hayvandı. Düşünen, idrak eden, konuşan, harekete geçen, yapan , eden, koşan, duran, susan, bağıran.. insan ne de çok şeydi aslında. Fakat bazen insan, insan olmanın dışında her şey oluyordu. Bir canavar, ahlaksız bir canlı, sadece ses çıkaran bir mahlukat, bir kibir abidesi, bir ırz düşmanı, yalan makinesi bir yılan, riyakar bir adem, şeytanı çileden çıkaran bir usta, herşeyi bilen ve alt üst edip salaklığa yatan bir çıraktı. Bazen bir su gibiydi. İçinde yıkanıp temizlendiğin, apak olduğun, kendini bulabildiğin, ruhunun bütün yaralarını görebildiğin, hastalıklarını tedavi edebildiğin bir varlık. İnsan her şeydi aslında. Bir tek kendisi değildi galiba.
Bir ırz düşmanı yüzünden aklını kaf dağına giden kuşların kanadına yükleyip gönderen Tevrat kendisi için yük olan bedeniyle ortada kalıvermişti. O günden sonra ne zaman bir gökkuşağı çıksa başını alıp peşinden giderdi. Herkes bilirdi ama kimse konuşmazdı artık. Tevrat’ın garipliği, babasının yatalak, muhtaç, ağlamaklı mahzunluğu, annesinin kimsesizliği gelip yakalarına yapışmıştı. Dert çoktu. Yük çoktu. Bilenler konuşmaz altında ezilene kadar donuk gözlerle bakardı. Bilmeyenler başlarına gelmesin umuduyla bilmediği hakkında konuşmak istemezdi. Her şey birden tersine dönmüştü. İnsanlar ne de çok severdi oysa olmadık şeylerin fısıltısını yapmaya. Çekiştirip bir sakız gibi uzatmak en büyük hünerleriydi. Fakat bu sefer sanki gizli bir el bu hünerin oluşmasına izin vermiyor gibiydi. Bu korku muydu başka bir şey miydi kimse bilmiyordu. Herkes konuşacakları şeyin bir gün kendi başlarına da geleceğine kesin gözüyle baktığı için konuşmuyorlardı. Bundan dolayı ağızlarını açmıyorlardı. Her gökkuşağı çıktığında Tevrat’ın avazı çıktığı kadar gökkuşağının çıktığı yöne koşuşturmasını izliyorlardı. Bu rengarenk kemerin ruhunda açtığı yaraya merhem olacağını, onu iyileştireceğini düşünen kimse yoktu elbet. Aklını yitirmiş bir genç kızın yitirilenlerin peşinden gittiğini çok iyi biliyorlardı. Nasılsa gittiği gibi geri döneceğini de biliyorlardı.
O gün sabaha doğru başlamıştı yağmur. Sert ve amansız bir rüzgarla kapıları, pencereleri, çatıları döve döve, bağırarak, çığlık çığlığa yağıyordu. Çivisi eksik, pervazı kalkık, eşiği yamuk, çatısı delik hangi evi bulduysa tarumar etti. Gözleri sürmeli olanın gözlerinden sürmeyi çekip aldı. Ve öğlene kadar hiç durmadı. Tevrat öğlene doğru yavaşlayan yağmurun sesine kulak kabarttı. Yavaş yavaş dinen yağmurla birlikte gökyüzü üstündeki kalın siyah yorganı atmaya başlamıştı. Böyle zamanlarda insanın yüreğine bir ferahlık gelirdi. Bir sıkıntıdan kurtulduğunu zanneder, işlerin yoluna gireceğini düşünürdü. Tevrat içinde aynı şey olmuştu. Çünkü beklediği birşey vardı. Pencerenin yanına oturdu. Artık ufak damlalarla atıştıran bir yağmur, iyice maviliklerini serperek yeryüzüne yayılmaya çalışan bir gökyüzü görmeye başlamıştı. Kendi penceresinden gördüğü kadarıyla etrafı süzdü. Gözleri alabildiğince etrafı tarıyor, gökkuşağını arıyordu. Bir süre öylece baktı durdu. Gökkuşağını göremeyince oturduğu yerden kalktı, odadan çıkıp, koridordan dış kapıya yöneldi. Kapının arkasında duran plastik ayakkabılıktan bir çift ayakkabı aldı. Onun muydu, annesinin miydi, babasının mıydı o an farkında değildi. Ayakkabıyı ayağının ucuna takıp dışarıya, avluya çıktı. Yağmur ve fırtına bahçeyi talan etmiş, altını üstüne getirmişti. Yaşlanmış, kurumaya yüz tutmuş birkaç yaşlı ağaç devrilmiş, pek de sağlam olmayan bahçe duvarının bir kısmı çökmüş, avlunun bir köşesinde bulunan kümesin çatısı uçmuştu. Fakat Tevrat’ın bunları görecek, bunlara bakacak, dikkatini çekecek bir hali yoktu. Umurunda değildi. Onun gözü her an asumanın bir köşesini tarıyordu. Doğuda bulamadığında batıyı, güneyi, kuzeyi süzüyordu. Nerede bulursa bulsun, hangi yönde gözüne çarparsa çarpsın başını alıp peşinden gitmeye hazır haldeydi.
Bir defa daha doğuya baktığında gökkuşağının renklerini alımlı, gözlerine sürme çekmiş, salınarak yürüyen genç bir kız gibi etrafa yaydığını gördü. O an bir çığlık kopardı yüreğinden. Bir feryat koptu. Sanki bütün dünya ayaklarının altına serilmiş. Sanki yeryüzü bir halı gibi bütün desenlerini önüne açmış, ne beğeneceksen beğen diyordu. Üstündeki perperişan, pejmürde kıyafetlere, ayağına aldığı kimin olduğu belli olmayan bir çift eski ayakkabıya aldırmadan, gökkuşağının çıktığı yöne koşturdu. İnsanlar ne der diye de düşünecek hali yoktu artık. Aklı uçmuş, gitmiş bir yerlerde havada asılı kalmıştı. Belki de bu topraklarda olması gerekende buydu. Dirayetli değilsen, sert değilsen, hakkını söke söke savunup almazsan bu cahil toplum bir peygamberi dahi mancınıkla ateşe atabilirdi. Yeter ki gözünün kestirdiğini iyice anlasın. Gücünün az olduğunu bilsin. Zorla, zorbalıkla çok kolay halledilirdi. Bir de eğer toplum gibi değilsen, farklı davranıyorsan, farklı konuşuyorsan Allah tanımaz, fellah, kafirin teki oluverirsin. Onun içindir ki burada en iyisi deli olmaktır eğer yaşayacaksan. Delirmenin en güzel olduğu topraklar buradadır. Kimseyi anlamak istemediğin için giydiğin deli elbisesi seni onlardan korur. Dedikodunun, yalanın, hasetin, kinin alevinden uzak durursun. Sen kendini sihirli bir kalkanla korumaya almışsındır. Lakin insanlar sana deli derler asıl akılsızların kendileri olduklarını bilmeden. Sürüleşmiş bir yığından farkları yoktur. Renklerini kaybetmiş bir bahçeden farksızdırlar. Tadını yitirmiş bir suya dönüşmüşlerdir. Ama yine de bilmezler, görmezler. Çünkü onların kalpleri kapalı, gözleri kör, izanları anlaşılmazdır. İçinde debelendikleri çamuru dünya zannederler. Ağızları bir günlük mesafeden kokar da kendi kokusunu alacak burunları kalmamıştır. Üst üste bindirdikleri fesatlık kuyularının kapaklarını açtıklarında nice yuva yıkarlar, nice sevdalıyı ayırırlar. Sonra da kendilerini temize çıkarmak için uğraşıp dururlar. Öve öve bitiremezler. Ama bilmezler ki boşuna kendinizi temize çıkarıp durmayın diyenin ne demek istediğini. Yaptıklarından haberleri var aslında. Yine de üzerlerine alınmazlar. Çünkü onlar bilmez. Acı bir son onları yakalayana kadar da anlamaz.
Sözü burada fazlaca uzattığımın farkındayım. Tevrat gökkuşağının peşinden ayağında emanet ayakkabı ve perişan bir halde koşturunca, çığlığı ile dışarı çıkan annesi de peşinden koşmuştu. Kızını yakalamak istemiş fakat yetişememişti.
Çığlık ata ata koşuyordu. Yüreğindeki yangın sönmezse de ancak bu şekilde rahatlıyordu. Rahatlıyor muydu bilinmez çünkü onu anlayacak akıl da kalmamıştı artık. Sadece koşuyordu bağıra çağıra. Yedi renkli kemerin peşinden uça uça gidiyordu. Dünyadan uzaklaşarak ilerliyordu. İçinde olduğu hayatın ona dair bir tadı, lezzeti vardıysa eğer bu yedi renkli kemerin yüzü suyu hürmetindeydi. Ellerini iki yana açarak, ağlayarak, yüreğinin bütün dertlerini, tasalarını akıtarak koşuyordu. Kimse anlamazdı. Kimsenin anlamadığını o da yitirilmiş aklıyla anlamıyordu. Belki de en iyisi buydu. Bedenini bıraktığı bir köşede ruhuyla vardı. Şimdi de ruhuyla koşuyordu. Ruhunu savaş meydanına sürmüştü. Düşe kalka koşturuyordu. İçindeki hıçkırıkları dışarıya kahkaha ile ata ata ilerliyordu. Durmadan, yorulmadan, üşenmeden Var gücüyle koşuyordu. Ta ki Murat’ın sert, amansız, hırçın duvarı ile karşı karşıya gelene kadar. Murat’ın çelikten zırhına çarptığı an biraz da olsa irkilmişti. Buz gibi suyun bedeninde bıraktığı etki ruhuna sirayet etmiş bir an olsun nerde olduğunun farkına varmış gibi etrafına bakınmıştı. Fakat bildiğiniz üzere çok geçmeden bu normal halden geri dönmüş yine en akıllı halini almıştı. Karşı kıyı onun için eve varış noktasıydı. Karşı kıyı onun için cennetin konaklama yeriydi. Bir vahaydı. Ruhunun huzura ereceği yerdi. Bedeninin bütün bu eziyetten kurtulacağı yerdi. Kendilerine biz ancak düzelticiyiz ve doğru söyleyenleriz diyen eblehlerden kurtulacağı yerdi.
Yedi renkli kemeri yakaladığında yedi su birleşecekti. Yedi millet bir olacak, yetmiş iki millet birbirini anlayacaktı. Ne sen ben kavgası ne de akılsızlığın terazisinde kimse kalacaktı. Yedi renkli kuşağı yakaladığında dünya cennet olacaktı. İnsanlar kötülük yapmayacak, güçlü olacak zayıfa zorbalık etmeyecek, yetimin hakkı korunacak, öksüze el üstünde bakılacaktı. Kimse kimsenin namusuna dil uzatmayacak, herkes herkesin namusunu, onurunu, şerefini, haysiyetini kendininmiş gibi bilecekti. Yaratılan yaratandan ötürü sevilecekti. Yetmiş iki dil yetmiş iki ayet olup yeryüzünü dolaşacak, birinin iman eksikliğini diğeri tamamlayacaktı. Puttan tanrılara, heykellere tapınmayacak, ayağın altında olanlar put yapılmayacaktı. Sevgi kazanacak, insanlar sevginin yurduna akın akın gelecekti. Önce Murat’ın suyuyla akacaktı. Ağrı dağının eteklerinden akıp, bazen ince ve narin, bazen sert ve haşin, bazen yumuşak ve ağırbaşlı, bazen hoyrat, vurdumduymaz, elinde kılıcıyla nara ata ata gelecekti. Kolibaba dağının eteklerinden süzülüp Muş ovasından geçecek. On iki gözlü taş köprünün direklerini öperek, toprağın rahmini dölleyerek gidecek ve cennetten akan Fırat’a karışacak. Vadedilmiş ne kadar toprak varsa yeryüzünde, Mezopotamya’da, Asya’da, Avrupa’da ve dahi dünyanın bütün kıtalarında nazlı bir gelin gibi endamını sürüp gidecek. Bir keldani sürmesi gibi gözlerde, bir süryani telkarisi gibi ellerde, belki Asya’nın sonsuz bozkırlardında, Avrupa’nın kalbinin attığı yerde, ya da bir İnka şehrinin zirvesindeki bulutların arasında yeniden bir dünya kurulacak. Sevgiye muhtaç değil, sevgiden, huzurdan, aşktan bir ordu kurulacak o zaman. Ve o vakit yeşerecek bütün çöller. Sahra da bir Amazon, taklamakanda bir destan yazılacak. Dünyanın rahmi o zaman sevgiye doyacak ve hiç olmadığı kadar yakışıklı,akıllı oğullar, güzel, nazlı ve bereketli kızlar doğuracak. O zaman dünya yetmiş iki millete sofrasını açacak. Herkes herkesin derdine ve mutululuğuna koşacak.
Tevrat Murat’ın çelikten soğuk zırhına çarptığı zaman önce irkilmişti. Ama yine de değişen birşey olmamıştı. O karşı kıyıdaki yedi renkten kuşağı yakalamak istiyordu. Can havliyle suyu altından çekmeye çalışıyor, karşıya geçmek istiyordu. Ne kadar kendini zorlasa da Murat’ın savaş baltaları ona ağır geliyordu. Dalgalar onu bir o yana bir bu yana savurup duvardan duvara vuruyordu. Yorgundu. Ve daha çok yorulacağa benziyordu. Zaman geçtikçe suyun içinde verdiği mücadele kursağındaki nefesi tüketiyor bedeninin takatini düşürüyordu.
Gümüş bir aynanın altına süzülmek gibiydi her şey. Dünya yukarıda, güneşin parıltılarıyla vedalaşırken; su, onu kadife kollarla sarmalayan devasa, masmavi bir çarşaf gibiydi. İlk başta soğuk, tenine değen binlerce küçük iğne gibi hissettirdi; ama sonra o soğukluk, derinlerden gelen ılık bir uyku fısıltısına dönüştü. Zaman, burada suyun ağırlığıyla bükülmüştü. Gökyüzü, ulaşılması imkansız, dalgalı bir rüya tavanıydı artık. Kulağındaki uğultu, okyanusun kalbinin atışlarıydı; sanki dünya tüm gürültüsünü susturmuş, sadece ona özel bir ninni mırıldanıyordu. Panik, yerini garip bir hafifliğe bıraktı. Kollarını açtığında, bir kuşun boşlukta süzülmesi gibi, boşluğun değil, hırçın dalgalarıyla savaş naraları atan Murat’ın bir parçası olduğunu hissetti. Ciğerlerine dolan su değil, sıvılaşmış bir geceydi sanki. Vücudu ağırlaştıkça ruhu şeffaflaştı. Etrafında dans eden baloncuklar, yukarıdaki krallığa gönderilen son gümüş elçiler gibi yükselirken; o, inci tozundan yapılmış bir sarayın kapısından içeri giriyordu. Gözleri yavaşça kapanırken, gördüğü son şey; suyun içinden süzülen ışık huzmelerinin, ona yol gösteren altın merdivenler gibi parlamasıydı. Korku bitmiş, yerini sonsuz bir huzura, suyun kristal kalbinde saklı o derin sessizliğe bırakmıştı. Huzur ve mutluluğun kollarıyla öyle süzüldü gitti. Bir daha kimse onu görmedi. O kimseyi görmedi. Peşinden koştuğu yedi renkli kemerin altından geçerek gökyüzüne uçtu. Derdi, tasası, kederi her ne varsa hepsini ardında bıraktı. Bu kadar hafiflik bulutlarda bile yoktu.

Mayıs 2026





Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Tevrat Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Tevrat yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Tevrat yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL